Otobüslere küçük yaramaz çocuklar bindirilmeden önce psikolog kontrolünden geçirilmeli ve gerekirse kontrolden geçemeyen çocuklar evcil hayvan kafeslerine konup bagaj kısmına yolcu olarak kabul edilmeli. Çok mu acımasızım? Lütfen.. 6+6 saatlik işkence görmüş bir insanım. Hem de aynı velet tarafından. :)

Not: Hem gidişte, hem de dönüşte aynı çocuk tepemdeydi. Bu yüzden 12 saatlik bir işkence.

Reklamlar

Beni uzun süre beslemiş ve gereksiz kilo almamı sağlamış bir firma. İnanmayın siz, hafif aktif menüleri de kalori ve kolesterol deposu. Ama reklamları hoş olmuş. :)

Fazla Söze Gerek Yok..

Geçtiğimiz aylarda "Capital Radio Türkiye" ve podcastler hakkında yazdıklarımla ilgili bir konu. Hem aşağıdaki bağlantıya tıklayıp yazıyı hatırlayalım, hem de ekteki Apple IMC'nin iPod'ları tanıttıkları sayfadan aldığım ekran fotoğrafına bakalım.

http://muzocan.blogspot.com/2006/11/podcast-hakknda.html


Apple IMC'nin iPod Sayfası

Muzaffer 22 Yaşındayken..

Geçen günlerde Ankara'daki ünlü bir mekanın işletmecisiyle Türkiye'deki organizatörlerden bahsederken, laf döndü dolaştı ve H2000 faciasına geldi. O sene kaymakamlıktan izin alınmadığı için jandarma bizi festival alanına sokmamıştı haklı olarak. Doğalgaz kazısının olduğu bir yerde çadırları açmak zorunda kalmıştık. Tam bir rezillikti.. Festival sınırlarına girdiğimizde hazırlıklar tamamlanamadığından müzik bile yoktu.

Müzik başladığında da alandaki faciayı görmemek için ayık dolaşmıyordum. Hatta bu yüzden çadırda sızıp Bülent Ortaçgil konserini kaçırmıştım. Ne aptallık. :) Yine de The Gathering ve Queen Adreena'yı izleme fırsatı bulmuştum. Festival hakkındaki görüşlerim kısaca Radikal'de yayımlanmıştı. O 'demeçleri' verirken "Bıktım!" dediğimi hatırlamıyorum, ama vermişsem de tam Muzaffer'lik bir bitiriş olmuş. 22 yaşındaki sinirli insanın haykırışı, aşağıdaki bağlantıda sayfanın en altında..

Festival Değil, Çin İşkencesi
Sınav haftası ne kadar da uzakta görünüyordu. Göz açıp kapayana kadar geçti. Bu hafta içinde Muzaffer yoruldu. Babası geldi onun ziyaretine ve mutlu oldu çocuklar gibi. Uzun süredir görmediği aile dostlarını gördü Ankara'da. Dostlarla beraber, Tip 2 diyabetli babasıyla salata yedi gittiği yerde. Beraber oturup TV izledi. Az çok çalıştı sınavlarına.

Çarşamba gününe hazırlık yaptı ve uçtu Ankara semalarından İstanbul'un artık daha sıcak görünen yüzüne bir daha bakmaya. Oturduğu mekanda pencereden dışarı bakarken, çatılarda ve gökyüzünde güvercin yerine martıları görmeyi ne kadar çok sevdiğini farketti. Aklına akşam karanlığında aydınlatılmış camii minarelerinin etrafını çevreleyen martılar geldi. Onları da bir dahaki sefer görmek için aklına not düştü.

Ne olduğunu anlamadan sarhoş oldu ve bir süredir tekrar görmeyi istediği I Am Kloot ve Elbow'u izledi. Bol bol göz göze geldi Elbow'la. Bu Muzaffer'in hoşuna gitti, çünkü Muzaffer seyirciyle ayrı ayrı ilgilenen ve iletişim kuran grupların konserlerinden ayrı bir zevk alıyordu. Bağıra çağıra Fugitive Motel söyledi.

Sonra gözlerini Bebek'te açtı ve iki adım yürüyüşle sahile vardı. Mutluydu ve belki de İstanbul'da Caddebostan sahilinden sonra en sevdiği yerin Bebek olabileceğini düşündü biraz akşamdan kalma olarak. Aynı gün içinde Ankara'ya geri dönme gerçeğiyle yüzleşti ve bu üzüntünün getirisi Muzaffer'in midesinde sıkı bir yumruk etkisi yarattı. Moralini yine de bozmadı, o serin ve güneşli günün tadını çıkardı zorunlu taksi turları atarak.

Geri döndüğünde bahara uyanmak üzere olan gri Ankara elbette hiç değişmemişti. Zaten bir günde de değişeceğine inanmıyordu. Hala arabesk kuğu motifleri Kuğulu Alt Geçitleri'nde duruyordu. Bu motifleri oraya koyan organizmayla aynı şehirde yaşadığını düşündü sonra. Derin bir iç çekti.

Cuma günü güzel geçen bir Alt Sokak'ın ardından evine gelip kendini yatağa attı. Eskilerden bir rüya gördü. İlkokuldayken okul sonrası annesiyle en iyi arkadaşını arabyla alıp evde çizgi film izlediği zamanları hatırladı. Evin sokağına girişte yağmur yağdığı zamanlar annesinin "Kürekleri çıkarın çocuklar, İmar Sokak gölüne giriyoruz!" deyişi Muzaffer için o kadar canlıydı ki.

Ertesi sabah İstanbul'dan gelen arkadaşları erkenden uyandırdı Muzaffer'i. Ankara'da tarihi bir olaya tanıklık etti. Cumhuriyet Mitingi. Ülkeden ve ülkenin insanlarından ümidi kesmişti ancak bu kalabalığı görünce şaşırdı doğal olarak. Bir çok yeni slogan öğrendi ve aklında meydandaki duyulamayan yankılı konuşmalar dışında elden ele geçirilen bayrak kaldı. Bayrak önündeki reklam panosuna takılınca yaşlı amcanın bastonuyla sıkıştığı yerden çıkarmak için yardım etmesi Muzaffer'in çok hoşuna gitti. Acaba yaşlanınca ben de mi böyle olacağım diye kendine sormadı değil.

Pazar gününe Velvet Underground'un Andy Warhol plağıyla başladı. Dışarıda toplanan bulutları gördü ve yağacak yağmuru düşünüp dinlediği albüm bitince Kings of Convenience'ın Riot On An Empty Street plağını sessizliğe bürünmemek için aceleyle pikabına yerleştirdi. Bir de baktı, yağmur nisan ayının ortasında kara dönüştü. Sonra tekrar bir albüm seçimi yapmak için uğraşmadı Muzaffer.

Mevsim dönümlerinde biraz daha bunalıma gireceğinden korkan Muzaffer, her nedense kendini gayet iyi hissediyordu. Hızlı bir haftanın ardından başka bir pazartesiye uyanmak için başını yastığına koydu. Nefesini dinledi bir süre karanlık odasında. Uyudu..

Biri beni durdursun..

Aşağıdaki reklamı izleyince bir saniye durdum. Sonra tavana baktım. Sonra bilgisayarıma baktım. Sonra televizyonuma baktım. Sonra altındaki Apple TV'ye baktım. Sonra arkamı döndüm ve sehpaha üzerindeki iPod'uma baktım. Sonra yarı siniri bozulmuş bir şekilde katıla katıla güldüm. :)

Pastoral Pazar. (Dantel Başlık)

Güneşi, bulutları, ağaçları, kuşları, insanları ve havası pazar günü kokan bir pazar günü. Büklüm'den geçip Tunalı boyunca yürümeli ve insanları görme zamanı. Uyandığımda, başım akşamdan kalmanın ekşiliğiyle ağrısa da, bugün dinleyeceğim albümü adım gibi biliyordum..

Another Sunny Day

Bugün kalktığımda her nasılsa dışarıdan hiç şehir gürültüsü gelmiyordu. Saat 12'ydi halbuki. Cumartesi günü ve Büklüm Sokak nasıl boş olabilir? Bir gariplik olmalı diye düşündüm. '28 Days Later' filmi aklıma gelince birden irkildim. Ancak kalkıp terasımdan sokağa baktığımda hayatın hala aktığını gördüm. Çift camlı pencerelerin artısı bu zannedersem.

Hemen geçen gün yaptığım 'Primavera' listemi açtım evimi müzikle doldurdum. Dışarının kalabalık olacağını tahmin ederek, bu güzel bahar gününü evden izlemeyi tercih ediyorum. Tabii büyük etkenlerden biri teknolojik yeni oyuncağım. İnsanın evinde Apple TV'si olursa ve yeni bir LCD TV almışsa pek dışarı çıkası gelmiyor. 'Dizi manyağı' oldum diyebiliriz. Önceden de öyleydim ancak bu sefer bilgisayar başında tüneyerek değil, koltuğumda rahat rahat oturarak izliyorum. Evimde en çok kullandığım şeyin ne olduğunu çok iyi biliyorum. Kablosuz ağ.

Yarın uzun bir süreden sonra babam gelecek. Bu yüzden evimi toparlamam gerekiyor. Yoksa bir ton laf işiteceğim. Biliyorum iyiliğimi istiyor kendisi ama bazen bir ton, bir buçuk tona çıkınca çok ağır geliyor. Kendimi baskılanmış hissediyorum. Bu da moralimin bozulmasına sebep oluyor. Şu an bir buçuk ton laf işitmediğime göre mutluyum, sanırım. Özledim kendisini. Hem ona da değişiklik olacak. Bu kadar bahsettim kendisinden, annemi yeni kaybettiğimiz zamanlardan bir fotoğrafla süsleyelim bu blog'u. Bu fotoğrafta saçlarımı daha kestirmemiştim ve bir misafirlikteydik. Profesör ve ________ oğlu. Boşluğu siz doldurun.



Sınavlar geldi çattı ve her 'normal öğrenci' gibi çalışmam gerek. Şu ana kadar kitabın kapağını bir kere kaldırıp bakmadım desem sanırım 'normal öğrenci' kalıbına uymuş oluyorum. Bu arada her nedense 'masa başına oturup ders çalışmalıyım' cümlesi ağız sulandırıcı geliyor küçüklüğümden beri. Dişçi koltuğuna oturmak gibi değil de, sanki bütün bir çikolatalı sufleyi bitirmek gibi geliyor. Ama tahmin edersiniz ki bütün çikolatalı sufleyi yedikten sonra içinizin bulanması çok olası. Ben de bunu bildiğimden çok canım çektiğim zaman masa başına oturuyorum. Sanırım öncelikli hatam bu. Tabii bölümü sevmediğimden dolayı motivasyon düşüklüğünü de sayabiliriz.

"Peki,hala neden okuyorsun?" sorusuna hiç girmeyelim. Daha fazla işlerimi ertelemeden klavye kullanan ellerimi biraz elektrik süpürgesiyle oyalamaya gidiyorum..

Not: Yazıyı bitirirken arkada Belle and Sebastian - Another Sunny Day çalıyordu. :)