Uzun bir aradan sonra..

Okuldan ders notlarımı aldım, radyoya uğradım ve yavaşça ODTÜ'den Kızılay dolmuşu eşliğinde ayrıldım. Ankara'nın bozuk asfaltında bir o yana bir bu yana sallanırken, pencerede şerit gibi akan gri devlet binaları birbirine karıştı. Artık hangi bina neyle uğraşıyor seçemiyordum. Alt geçit, üst geçit derken yine düştüm bu şehrin göbeğine. İnsanlar bir yerden bir yere giderken artık daha da hızlanan motorlu araçlar sayesinde vakit kazanıyorlar. Ancak uzaklaştıkları yerde yaşananları düşününce benim gibi başlarının üzerine bir sis perdesi çöküyor bazen.

Elbette okuldan ders notlarımı almaya tekrar geri gitmek veya radyoda ders çalışmak yerine boş boş vakit geçirmek hakkında yazmıyorum şu an. Mesela ailemin bir bütün olduğu zamanlara ve arkadaşlarımla geçirdiğim eşsiz anlara geri dönmek istiyorum bazen herşeyi bırakıp. Evimde şömine olmasına rağmen, bu yanan ancak eskimeyen düşünceler beni daha da ısıtıyor açıkcası. Kulağımda birileri hep fısıldıyor ve ben de bu fısıltıları dinlemekten vazgeçmiyorum.

Yine bir İstanbul hikayesi şu sıralar aklımda 'kısır döngü' ve kendini fısıldayıp duruyor bana. Hem de tarihi çok yakın ve spiralinin içine girdikçe dokunulmayacak kadar sıcaklaştırıyor beni.

Her şey ortalama bir kış günü, 8 Aralık Cuma günü başladı desem yeridir. Umuttan yoksun, basitlikten zengin ve gülücüklerden galaksi birincisi olduğum bir cuma günüydü. Sabah çantamı hazırladım, iPod'um da güzel bir playlist ve benzinim tam depo.. "Keyfim de yerinde, o zaman Muzaffer'i yolculuk bekler" diye yola çıktım. İstanbul'a doğru yol alırken aklımda yapacaklarımın listesini gözden geçiriyordum. Mesela Mutlu'da kalacağımı, askere gitmeden Burak'ı göreceğimi ve Nouvelle Vague'u izleyeceğimi düşünerek heyecanlanıyordum. Düşüncelerimin esas ağır basan yanı, bana Viyana'yı hatırlatan ve Viyana kadar güzel kişiliğiyle daha yüzyüze tanışmadığımız halde bile beni heyecanlandıran Özge'ydi.

Yaklaşık 5 saat süren ve yorucu olmayan bir yolculuktan sonra Mutlu'nun Göztepe'deki evine vardım. Annesi Makbule Teyze evdeydi ve güzel yemekler yapmıştı. Karnımızı doyurduktan sonra Mutlu'yla oturduk ve kara kara düşünmeye başladık. "Cuma akşamı, İstanbul, eğlence, alkol, Taksim, barlar, hangi bar? Ne yapacağız? İçecek miyiz?" diye kendi kendimize sorarak en az iki saat geçirdik sanırım. Sonra belki de Tanrı'nın sihirli değneği bize dokundu ve sanki biri bizi yukarıdan idare ediyormuş gibi 'iki kukla' giyindik. Hazırdık dışarı çıkmaya. Hatta öyle bir tesadüf ki Minibüs Caddesi'nden çok seyrek geçen Taksim dolmuşu bile geliverdi hemen.

Tur rehberi Mutlu'ydu doğal olarak. Daha önce beraber gitmediğimiz yerlere götürdü beni. Biraz İstiklal Caddesi'nde gezdik, sonra sırasıyla Joker, SekSek ve Roxy. Roxy'ye biraz geç gittik ama iyi ki de gitmişiz. Biraz 'tikitoş' bir mekan olmasına rağmen, verdiğimiz giriş ücretlerinin bir büyük şişe 'Sex On The Beach'e çevrilmesi hoşuma giden bir durumdu. Bütün gece boyunca içtik ve saatin kaç olduğunu anlamadık bile. Oradan çıkınca midesi, Muzaffer'i "Kızılkayalar hamburgeri zamanı!" diye uyardı. Eğer midem beni uyarmasaydı o gün farklı bir tat alamayacaktım Kızılkayalar hamburgerinden. Bütün kullanılan malzemeler ilk defa bu kadar kıvamındaydı ve açıkcası hala tadı damağımda. Yemeğimi bitirdikten sonra AKM'nin yanındaki sarı dolmuşlardan birine atladık ve kendimizi evde bulduk. Geriye baktığım zaman güzel geçen bir gündü.

Ertesi gün, öğle vaktine doğru Mutlu'nun sıcak odasında, yer yatağında gözlerimi açtım. Kalkmak için doğrulmak istediğimde, sanki şişman bir adam beni bir duvara yaslanırmış gibi, göğüs kafesimden bastırıp yatağa geri yapıştırdı. Alkolden sonra su içmemenin zararlı sonuçlarından biriydi bu. Tabii bunu kendime kaçıncı kez hatırlattığımı ben bile unuttum. Çalışma masasındaki raflarda, kitaplara bakıp onları iyice incelerken bir daha uykuya daldım ve telefonumun çalmasıyla uyandım. Arayan Özge'ydi. Yarı sersem durumda ve Gregory House sesimle yanıtladım telefonu. Geç olsa da sonunda bir buluşma noktası ayarladık.

Kadıköy'de 'Kahve Bahane'de buluşmak için yola çıktığımda artık eve dönmek için çok geçti. Çünkü, Özge arayıp biraz geç kalacağını söyledi. Biraz daha fazla dakika ayrı kalmak, belki birkaç fazla paragraf kaybı. Ancak bunun elbette bir telafisi olur düşüncesiyle Muzaffer hiç üzmedi kendini ve gülümsemeye devam etti. Kadıköy'ün 'bilmeyene labirent' sokaklarında yavaş yavaş ilerlerken, sonunda buluşma noktasına adımımı attım ve beklemeye başladım. Fazla zaman geçmeden Özge tam beni telefonumdan biri aradığı sırada geliverdi. Karşıma oturdu. Konuşmam bittiğimde karşımda oturan, çok güzel gülümseyen ve şirin mi şirin kızdan gözlerimi alamaz oldum. Kahve Bahane, bizi bahanesi olmadan kovana kadar orada oturduk ve aklımıza ne gelirse ondan konuştuk. Susmadık. Sonra Eminönü İskelesi'ne kadar yürüdük.

Bazen hissedersiniz ya, yanınızdaki insan size hiç rahatsızlık vermez.. Tavırları, konuşması, bakışları, kokusu ve yürürken ara sıra kollarınızın birbirine sürtünmesi bile hep olağandışı bir 'heyecanla' sıradan gelir ama sıradan değildir (Demek istediğimi anladınız). İşte buna benzer bir rahatlıktı Özge Hanımla vakit geçirmek. Sanki hep tanıyormuşum gibi uzun zamandır aranan bir ev sıcaklığıyla karışık Lego parçalarının mükemmel uyumu. Bu hislerin arasına yaşamak için temel ihtiyacımız da karıştı Karaköy'den İstiklal Caddesi'ne doğru yürürken. Açlık.

Çin Büfe'de güzel bir yemek yedikten sonra Özge, beni içeride kedisi olan Urban adlı kafeye götürdü. Önünden hep geçip içeriye dikkat etmediğim bir mekandı burası. Sıcak ve ilginç garsonları olan bir yer. Hatta bizim masamıza bakan kızın karakteristik yüzü de sohbetlerimizde kısa da olsa yer aldı. Garson kız ilginç bir şekilde kuzenim Ersin'e benziyordu. Biraz daha oturup, birkaç bardak bira daha içtikten sonra vakit geldi ve Yeni Melek'e doğru yol aldık.

Nouvelle Vague için biletlerimizi gişeden alıp hemen konserin verileceği salona yöneldik. Özge biraz yorgundu ve uyumak üzereydi. Üzüldüm onu böyle görünce çünkü yapacak herhangi bir şeyim yoktu bu konuu hakkında. McGyver veya Zihni Sinir gibi bir şeyler var etmeye çalışsam da bu hayallerimi gerçekleştiremedim. Konser başladı, iki güzel kız sahnede bir yandan bir yana koşturdular ve hiç duraksamadılar. Enstrümanları çalanlar da başarılı olunca konserin nasıl geçtiğini anlamadan bitti. Sonradan konser hakkında yazılanlara baktım ki konser zaten kısa sürmüş.

Yeni Melek'ten çıktık, yine Anadolu Yakası'na geçmek için İstiklal Caddesi'ni yürüdük ve Harbiye'ye doğru bekleyen Kadıköy dolmuşlarına bindik. Mutlu'lar bizi barlar sokağında bekliyorlardı. Ayakta yıkılmak üzereyken bizi hemen eve taşıdılar ve biraz televizyonda 'My Girl'ün bir kısmını izledikten sonra uyuduk. Üç günlük gezimin harika geçen ikinci günü de böylelikle bitti.

10 Aralık Pazar günü ne yaptınız bilmiyorum ama benim gibi şanslı olamazsınız sanırım. Öğleye doğru kalktık ve kahvaltı etmek için Özge'yle kendimizi dışarı attık. Bağdat Caddesi üzerinde Schlotzsky's Deli'ye gittik. Pazar sabahları özel kahvaltı tabakları varmış. Onlardan birer tane aldık ve Earl Grey'lerimizi kapıp dışarıdaki masalardan birine oturduk. Yavaş bir kahvaltı seansından sonra yediklerimizi yakmak için olmasa da, Caddebostan'dan Bostancı'ya doğru ara sıra kedileri severek, ara sıra komik kornalı bisikletlerin altında ezilme tehlikesi geçirerek yürüdük. Özge'nin annesinin aradığı sırada Bostancı dolmuş duraklarının yanındaki parkta huzurlu bir şekilde oturuyorduk. Açık söylemek gerekirse "Haydi kaçalım buradan! Başka yerler, başka şehirler keşfedelim!" denilse bana, atlayıp arabaya gidecek konumdaydım. Ancak "Zorunluluklar, anlaşılmadıkları sürece kördürler." sözünden yola çıkarak bu güdülerimi bastırmaya çalıştım. Geçen bir buçuk gün rüya gibiydi ve ben, bu rüyanın bitmesini hiç istemiyordum.

Ayrılma zamanı geldi ve hoşçakal demelerine rağmen kafalarını tulumba gibi sallayan iki insan vardı Bostancı Tren Garı'nın karşısındaki trafik ışıklarının kenarında. Özge'nin dediği gibi bizi gören insanlar mutlaka çok eğlenmişlerdir bu durumdan. Sonra(...)

Sonra ben bir taksiye atladım ve Özge'nin Bostancı Alt Geçidi'nden kaybolmasını izledim. Mutlu'lara geri döndüğümde katatonik şizofreni teşhisi verebilirdiniz bana. Bunu gören Mutlu ve Caner bana acının iyi geleceğine karar verdi ve hep beraber Yüzevler Kebapçısı'na gittik. Güzel mezeler ve arkamızda oturan Sertaç Ortaç'ın klibindeki 'Karabiber' eşliğinde kebaplarımızı yuttuk. Sonra biraz Mutlu'yla gezdikten sonra eve geri döndük. O akşam uzaklaşmak istedim hemen İstanbul'dan ama gücüm el vermedi.

Ertesi sabah erken kalkma planlarım Mutlu'nun sıcak ve narkoz gibi gelen odasıyla suya düştü. Yine biraz üzülerek öğleye doğru kalktım ama geç kalkmamın bir yararı oldu bana. Mutlu'nun annesi sağolsun, bize kahvaltı hazırladı. Dopingimi aldım, Potuk'a teşekkür ettim ve yola koyuldum. Yine bir yolculuk.. Yorucu olacağı kesindi.. Bile bile kendime acı çektirdim, itiraf etmeliyim. Arabamın arkasından Örümcek Adam'ın ağları tutturulsa keşke, beni geriye doğru yüksek bir hızla çekse ki uzay-zamanı bükeyim, Bostancı'da ayrıldığım yere döneyim ve oradan hayatıma farklı bir şekilde devam edeyim..

Ankara'ya doğru yol alırken geride bıraktığım böyle anılar dolaşıyordu aklımda. Fısıltılardan başka bir şey duyamaz olduğum için müzik bile dinleyemedim. Hızlansam da yavaşlasam da farketmedi hiç. Sis perdesinin kalıcı olacağı belliydi ve buna hazırlıklıydım bu sefer. Yapacak birşey yoktu dağılması için en yakın zamanda tekrar geriye dönmekten başka.. Kısır döngülerin en güzeline..

2 comments:

4:24 PM Anonymous said...

Search engines try it

Casino
viagra
tramadol
cialis

11:36 AM Anonymous said...

Latest news. Viagra, cialis

viagra
cialis
tramadol