İstanbul Gezisi 1

"Hayat ne garip, vapurlar filan.." diye klasik Cenk - Erdem girizgahı yapabileceğim bir yazı olabilir bu. Nasıl olduğunu tahmin ettiniz mutlaka. Deniz, vapurlar, hayat ve hayatın garip olması.. Bunlar Ankara'nın batısına işaret eden anahtar kelimeler. Elbette, İstanbul...

19 Mayıs Cuma günü bavullarımı acele toparladım, radyodan Tuçe'yi kapıp havaalanına yetiştim. Beraber sorunsuz bir yolculuktan sonra - sorunsuz diyorum çünkü uçaktaki yerim 23 B'ydi, hatta bilet satışını yapan kadın da Lost izliyormuşcasına "Yerinizi kendiniz mi seçtiniz? Neden?" diye garip bakışlarla sordu - İstanbul'a indik. Sabiha Gökçen'den kalacağımız yerlere dağıldık.

Amacımız 19 Mayıs akşamı Elbow'a gidip, 20 Mayıs'ta hem Hooverphonic'le hem de Elbow'la röportaj yapmaktı. Tam kardeşim Gökçe'nin evine vardım ve yerleştim, Tuçe'den kötü haberi taşıyan GSM sinyalleri ulaştı. İki röportajıda kaçırmıştık. Küçük bir ajanda hatasıböyle büyük sorunlara yol açtı. Tam anlamıyla turist olmuştuk br anda. Bu düşüncelerle bir anda gözümün önündeki güzel leylak uzun süreli ve ara ara çekilen video tekniğindeki gibi hızla soldu. Tuçe'ye hiç kızmadım ama. Yaklaşık yarım saat sonra Tuçe tekrar aradı ve Hooverphonic röportajımızı kurtardığını söyledi. Elbow'a üzülmüştüm ancak bu kadarına da şükrettik tabii ki.

Gökçe eski patronunun kına gecesine, ben de Taksim'e doğru yol aldım. İstiklal Caddesi'nin girişinde etrafımdaki insanlar sanki ben olduğum yerde pozlanmışım gibi etrafımdan akıp gidiyorlardı. Bir süre durakladım ve kaostan uzaklaşmanın tek bir yolu olduğunu hatırladım. O da insanların sadece su içerken yaptıkları şey. Yukarı bakmak. Bir süre yukarı bakarak iç geçirdim, hazır olduğumu hissedince insanların arasına daldım.

Ağaçların yok edildiği çırılçıplak caddede dolaşırken, Galatasaray'a geldiğimde yine kazılar gördüm. Bu sinirlerimi alt üst etmeye yetti. Sonra geri döndüm ve girişteki Starbucks'a oturdum. Büyük boy double shot mocha'mı ısmarladım ve kendime göreceli görünmezlik pelerinimi geçirebileceğim bir yer buldum. Hem oturduğum salondaki insanların tümünü izleyebiliyordum, hem de bakışlardan uzakta kalabiliyordum. iPod'umu kulağıma taktım, Q Magazine'imi çıkarıp kendi içime kapandım. Kulağımda aşağıdaki playlist vardı.



Tam da dinamit gibi kahvemi içip, tuğla duvara başımı yaslayıp uyumak üzereydim ki ilk önce Aynur, daha sonra Tuçe aradı "Geliyorum!" diye. Beni kurtaracak birilerinin olması, hem de en çok ihtiyacım olan zamanda güzel bir şans. Tuçe uğradı ve Babylon'da buluşmak üzere Betül'ün yanına gitti. Biz de Aynur'la keyifli bir sohbete daldık. Daha sonra Starbucks'tan kalkıp Tuçe'lerin yanına gittik. Aynur bizimle Elbow konserine gelmeye pek niyetli değildi ancak Tuçe'yle beraber fikrini değiştirmeyi başardık ve hep beraber içerde beklemeye başladık. Yanımıza "Burak'ın Takıntısı"ndan tanıdığımız Burak'ta katıldı. Red, Fugitive Motel, Leaders of The Free World'ü canlı ve şarkıların sahiplerinden dinlemek heyecan vericiydi. Tam anlamıyla gazdık ve çevredeki insanlar pek eğleniyor gibi gözükmese de biz kendi çapımızda bol bol eğlendik. Hatta gecenin hoplayıp zıplama anlamında rekor kıran insanı olarak vokalistle sürekli göz göze gelip kadehlerimizi kaldırdık.



Tam konserin sonuna geldik, Tuçe üç tane beyaz şarabı aç karnına içince ortalık dağıldı tabii ki. Erkenden Betül'le çıktılar dışarı ve bir süre sonra ben de "duyarsız arkadaş" olarak onlara katıldım. Durumu gerçekten çok kötüydü, hatta acımasız bir şekilde elimdeki suyu Tuçe'nin yüzüne çarptığımda bile birşey yapmadı. Ancak biraz ayılma belirtileri gösterdi. Bu durumda eve gitmeleri gerekiyordu ve onları Aynur'la taksiye bindirdik. Daha sonra Gökçe'nin sevgilisi Yalçın ve en iyi arkadaşı Evren'le beraber Taksim'de olduğunu öğrendik. Buluştuk ve küçük bir atıştırmadan sonra Indigo'ya gittik. Beraber biraz vakit geçirdik orada ancak Gökçe'ler erkenden eve döndüler. Bende hızımı alamayıp Aynur'la beraber orada kaldım. Dans ettik, içtik ve çok eğlendik. Çıktığımızda saat 4 müydü tam hatırlamıyorum ama Moda'ya gidip sabahlamayı kafamıza koymuştuk. Çay bahçesinde baş ağrısı içinde bir sabahtı. İyice uyku bastırmıştı ve beraber kalktık, Aynur bana bir taksi buldu ve sabahın köründe Gökçe'yi uyandırarak eve vardım.

Cumartesi neredeyse bütün günü evde geçirdik. Yalçın'da vardı ve güzel bir kahvaltı yaptık öğleden sonra saat üç buçuk gibi. Gökçe'nin dans gösterisini izledik, ben duş aldım, biraz tembellik, biraz ayılmak için zaman ve sonunda dışarı attık kendimizi. Bu arada, aşağıda Gökçe'nin bana verdiği - hiç yakışmaşan ancak komik olduğunu düşündüğüm - bornozla sanatsal çalışmayı görebilirsiniz.



Anca yetişecektim Bostancı'dan Beşiktaş'a Tuçe'lerle buluşmak için. Hooverphonic röportajı ve konseri bizi bekliyordu! Gökçe'ler "Da Vinci Şifresi"ne gittiler, ben de uzun süredir görmediğim arkadaşım Nur'la beraber yemek yedim Beşiktaş'ta. Ne kadar ısrar etsem de Nur bizimle gelemedi konsere. Biz de yürüyerek Galatasaray Üniversitesi'nin kampüsüne yola koyulduk. Kapıdan heyecanla girdik ve röportaj için gelecek telefonu beklemeye başladık.

Sahne denize sıfır ve boğaz manzaralıydı. Böyle bir yerde dinlemek gerçekten büyük şans. Ön grupları izlerken beklenen an geldi ve bizi Tuçe'yle giriş kapısından aldılar. Grubun bulunduğu binanın içine girdik. Merdivenleri tırmandık ve hemen karşımızda güzel Geike Arnaert'ı yalın ayak, beyaz bir bluz ve kotun içinde bulduk. Tatlı bir yekilde selamlaştık ve hemen röportajı yapacağımız odaya Alex Callier'nin yanına geçtik. Alex gerçekten zaman olsa saatlerce konuşabileceğiniz biri. Laf lafı açıyordu adeta. Yaklaşık yirmi dakikalık keyifli bir sohbetten sonra imza ve fotoğraf çektirme şansı bulamadan konserdeki yerimizi aldık. Eden, Wake Up ve genetik mucizeyi dinledik. Genetik mucize, Mad About You ve Glory Box'ın mükemmel uyumuydu. Keşke Renaissance Affair'i de duyabilseydik diye çıktık.

Tuçe'ler eve döndüler ve ben hazır İstanbul'a gelmişken geceyi dışarda geçirme fırsatını kaçırmak istemedim.

(Devam edecek...)

1 comments:

11:22 AM K.N.Y.S. said...

Güzel fotoğraf :) Türk insanı yazıları hızlıca geçip foroğraflara uzunca bakar :) Yazı da güzel olsa gerek :)Bornoz D&G yanılmıyorsam :)