Bizarre Love Triangle

Bir blog'da rastladığım ve ilginç olduğunu düşündüğüm video'yu paylaşıyorum sizinle. Animasyon teknikleri inanılmaz..

http://www.synthetique.com/


Meraklısına..

Aşağıda bahsettiğim playlisti nedense eklemeyi unuttum. Alakasız pek çok şarkının güzel uyumuyla sonuçlandı. Sanırım araya bir kaç toparlayıcı şarkı eklediğimde geçişli çalınabilecek güzel bir playlist olacak düşüncesindeyim.

Haftasonu zevzekliği..

Ankara, dersler, can sıkıntısı ve yaptığım işlerden keyif alamama durumu. Bu bir depresyon başlangıcı mı? Pek sanmıyorum.

Bu arada uzun zamandır hazırlamadığım kadar iyi bir playlist hazırladım kendime dün gece saat 5 civarları. Bir süre bu playlist dönüp dolaşacak kulaklarımda ve bunun sonucunda yeni bir Muzo'nun iPod Günlüğü bölümüyle hepimiz karşı karşıya kalacağız.

Her ne kadar bu kadar sıkıl'han' bahsetsem de hayattan, evden çıkmadığım sürece canımı sıkacak bir şey olmuyor. Ev = Huzur, Ev = Bilgisayarım, Bilgisayarım = Dizilerim ve Bilgisayarım = Müziğim. Bundan başka da birşeye ihtiyacım olduğunu zannetmiyorum. Biraz kafa dinlemeye ve kendime vakit ayırmaya ihtiyacım var.

Aklımda milyon tane düşünceyle..

Uzun bir aradan sonra..

Okuldan ders notlarımı aldım, radyoya uğradım ve yavaşça ODTÜ'den Kızılay dolmuşu eşliğinde ayrıldım. Ankara'nın bozuk asfaltında bir o yana bir bu yana sallanırken, pencerede şerit gibi akan gri devlet binaları birbirine karıştı. Artık hangi bina neyle uğraşıyor seçemiyordum. Alt geçit, üst geçit derken yine düştüm bu şehrin göbeğine. İnsanlar bir yerden bir yere giderken artık daha da hızlanan motorlu araçlar sayesinde vakit kazanıyorlar. Ancak uzaklaştıkları yerde yaşananları düşününce benim gibi başlarının üzerine bir sis perdesi çöküyor bazen.

Elbette okuldan ders notlarımı almaya tekrar geri gitmek veya radyoda ders çalışmak yerine boş boş vakit geçirmek hakkında yazmıyorum şu an. Mesela ailemin bir bütün olduğu zamanlara ve arkadaşlarımla geçirdiğim eşsiz anlara geri dönmek istiyorum bazen herşeyi bırakıp. Evimde şömine olmasına rağmen, bu yanan ancak eskimeyen düşünceler beni daha da ısıtıyor açıkcası. Kulağımda birileri hep fısıldıyor ve ben de bu fısıltıları dinlemekten vazgeçmiyorum.

Yine bir İstanbul hikayesi şu sıralar aklımda 'kısır döngü' ve kendini fısıldayıp duruyor bana. Hem de tarihi çok yakın ve spiralinin içine girdikçe dokunulmayacak kadar sıcaklaştırıyor beni.

Her şey ortalama bir kış günü, 8 Aralık Cuma günü başladı desem yeridir. Umuttan yoksun, basitlikten zengin ve gülücüklerden galaksi birincisi olduğum bir cuma günüydü. Sabah çantamı hazırladım, iPod'um da güzel bir playlist ve benzinim tam depo.. "Keyfim de yerinde, o zaman Muzaffer'i yolculuk bekler" diye yola çıktım. İstanbul'a doğru yol alırken aklımda yapacaklarımın listesini gözden geçiriyordum. Mesela Mutlu'da kalacağımı, askere gitmeden Burak'ı göreceğimi ve Nouvelle Vague'u izleyeceğimi düşünerek heyecanlanıyordum. Düşüncelerimin esas ağır basan yanı, bana Viyana'yı hatırlatan ve Viyana kadar güzel kişiliğiyle daha yüzyüze tanışmadığımız halde bile beni heyecanlandıran Özge'ydi.

Yaklaşık 5 saat süren ve yorucu olmayan bir yolculuktan sonra Mutlu'nun Göztepe'deki evine vardım. Annesi Makbule Teyze evdeydi ve güzel yemekler yapmıştı. Karnımızı doyurduktan sonra Mutlu'yla oturduk ve kara kara düşünmeye başladık. "Cuma akşamı, İstanbul, eğlence, alkol, Taksim, barlar, hangi bar? Ne yapacağız? İçecek miyiz?" diye kendi kendimize sorarak en az iki saat geçirdik sanırım. Sonra belki de Tanrı'nın sihirli değneği bize dokundu ve sanki biri bizi yukarıdan idare ediyormuş gibi 'iki kukla' giyindik. Hazırdık dışarı çıkmaya. Hatta öyle bir tesadüf ki Minibüs Caddesi'nden çok seyrek geçen Taksim dolmuşu bile geliverdi hemen.

Tur rehberi Mutlu'ydu doğal olarak. Daha önce beraber gitmediğimiz yerlere götürdü beni. Biraz İstiklal Caddesi'nde gezdik, sonra sırasıyla Joker, SekSek ve Roxy. Roxy'ye biraz geç gittik ama iyi ki de gitmişiz. Biraz 'tikitoş' bir mekan olmasına rağmen, verdiğimiz giriş ücretlerinin bir büyük şişe 'Sex On The Beach'e çevrilmesi hoşuma giden bir durumdu. Bütün gece boyunca içtik ve saatin kaç olduğunu anlamadık bile. Oradan çıkınca midesi, Muzaffer'i "Kızılkayalar hamburgeri zamanı!" diye uyardı. Eğer midem beni uyarmasaydı o gün farklı bir tat alamayacaktım Kızılkayalar hamburgerinden. Bütün kullanılan malzemeler ilk defa bu kadar kıvamındaydı ve açıkcası hala tadı damağımda. Yemeğimi bitirdikten sonra AKM'nin yanındaki sarı dolmuşlardan birine atladık ve kendimizi evde bulduk. Geriye baktığım zaman güzel geçen bir gündü.

Ertesi gün, öğle vaktine doğru Mutlu'nun sıcak odasında, yer yatağında gözlerimi açtım. Kalkmak için doğrulmak istediğimde, sanki şişman bir adam beni bir duvara yaslanırmış gibi, göğüs kafesimden bastırıp yatağa geri yapıştırdı. Alkolden sonra su içmemenin zararlı sonuçlarından biriydi bu. Tabii bunu kendime kaçıncı kez hatırlattığımı ben bile unuttum. Çalışma masasındaki raflarda, kitaplara bakıp onları iyice incelerken bir daha uykuya daldım ve telefonumun çalmasıyla uyandım. Arayan Özge'ydi. Yarı sersem durumda ve Gregory House sesimle yanıtladım telefonu. Geç olsa da sonunda bir buluşma noktası ayarladık.

Kadıköy'de 'Kahve Bahane'de buluşmak için yola çıktığımda artık eve dönmek için çok geçti. Çünkü, Özge arayıp biraz geç kalacağını söyledi. Biraz daha fazla dakika ayrı kalmak, belki birkaç fazla paragraf kaybı. Ancak bunun elbette bir telafisi olur düşüncesiyle Muzaffer hiç üzmedi kendini ve gülümsemeye devam etti. Kadıköy'ün 'bilmeyene labirent' sokaklarında yavaş yavaş ilerlerken, sonunda buluşma noktasına adımımı attım ve beklemeye başladım. Fazla zaman geçmeden Özge tam beni telefonumdan biri aradığı sırada geliverdi. Karşıma oturdu. Konuşmam bittiğimde karşımda oturan, çok güzel gülümseyen ve şirin mi şirin kızdan gözlerimi alamaz oldum. Kahve Bahane, bizi bahanesi olmadan kovana kadar orada oturduk ve aklımıza ne gelirse ondan konuştuk. Susmadık. Sonra Eminönü İskelesi'ne kadar yürüdük.

Bazen hissedersiniz ya, yanınızdaki insan size hiç rahatsızlık vermez.. Tavırları, konuşması, bakışları, kokusu ve yürürken ara sıra kollarınızın birbirine sürtünmesi bile hep olağandışı bir 'heyecanla' sıradan gelir ama sıradan değildir (Demek istediğimi anladınız). İşte buna benzer bir rahatlıktı Özge Hanımla vakit geçirmek. Sanki hep tanıyormuşum gibi uzun zamandır aranan bir ev sıcaklığıyla karışık Lego parçalarının mükemmel uyumu. Bu hislerin arasına yaşamak için temel ihtiyacımız da karıştı Karaköy'den İstiklal Caddesi'ne doğru yürürken. Açlık.

Çin Büfe'de güzel bir yemek yedikten sonra Özge, beni içeride kedisi olan Urban adlı kafeye götürdü. Önünden hep geçip içeriye dikkat etmediğim bir mekandı burası. Sıcak ve ilginç garsonları olan bir yer. Hatta bizim masamıza bakan kızın karakteristik yüzü de sohbetlerimizde kısa da olsa yer aldı. Garson kız ilginç bir şekilde kuzenim Ersin'e benziyordu. Biraz daha oturup, birkaç bardak bira daha içtikten sonra vakit geldi ve Yeni Melek'e doğru yol aldık.

Nouvelle Vague için biletlerimizi gişeden alıp hemen konserin verileceği salona yöneldik. Özge biraz yorgundu ve uyumak üzereydi. Üzüldüm onu böyle görünce çünkü yapacak herhangi bir şeyim yoktu bu konuu hakkında. McGyver veya Zihni Sinir gibi bir şeyler var etmeye çalışsam da bu hayallerimi gerçekleştiremedim. Konser başladı, iki güzel kız sahnede bir yandan bir yana koşturdular ve hiç duraksamadılar. Enstrümanları çalanlar da başarılı olunca konserin nasıl geçtiğini anlamadan bitti. Sonradan konser hakkında yazılanlara baktım ki konser zaten kısa sürmüş.

Yeni Melek'ten çıktık, yine Anadolu Yakası'na geçmek için İstiklal Caddesi'ni yürüdük ve Harbiye'ye doğru bekleyen Kadıköy dolmuşlarına bindik. Mutlu'lar bizi barlar sokağında bekliyorlardı. Ayakta yıkılmak üzereyken bizi hemen eve taşıdılar ve biraz televizyonda 'My Girl'ün bir kısmını izledikten sonra uyuduk. Üç günlük gezimin harika geçen ikinci günü de böylelikle bitti.

10 Aralık Pazar günü ne yaptınız bilmiyorum ama benim gibi şanslı olamazsınız sanırım. Öğleye doğru kalktık ve kahvaltı etmek için Özge'yle kendimizi dışarı attık. Bağdat Caddesi üzerinde Schlotzsky's Deli'ye gittik. Pazar sabahları özel kahvaltı tabakları varmış. Onlardan birer tane aldık ve Earl Grey'lerimizi kapıp dışarıdaki masalardan birine oturduk. Yavaş bir kahvaltı seansından sonra yediklerimizi yakmak için olmasa da, Caddebostan'dan Bostancı'ya doğru ara sıra kedileri severek, ara sıra komik kornalı bisikletlerin altında ezilme tehlikesi geçirerek yürüdük. Özge'nin annesinin aradığı sırada Bostancı dolmuş duraklarının yanındaki parkta huzurlu bir şekilde oturuyorduk. Açık söylemek gerekirse "Haydi kaçalım buradan! Başka yerler, başka şehirler keşfedelim!" denilse bana, atlayıp arabaya gidecek konumdaydım. Ancak "Zorunluluklar, anlaşılmadıkları sürece kördürler." sözünden yola çıkarak bu güdülerimi bastırmaya çalıştım. Geçen bir buçuk gün rüya gibiydi ve ben, bu rüyanın bitmesini hiç istemiyordum.

Ayrılma zamanı geldi ve hoşçakal demelerine rağmen kafalarını tulumba gibi sallayan iki insan vardı Bostancı Tren Garı'nın karşısındaki trafik ışıklarının kenarında. Özge'nin dediği gibi bizi gören insanlar mutlaka çok eğlenmişlerdir bu durumdan. Sonra(...)

Sonra ben bir taksiye atladım ve Özge'nin Bostancı Alt Geçidi'nden kaybolmasını izledim. Mutlu'lara geri döndüğümde katatonik şizofreni teşhisi verebilirdiniz bana. Bunu gören Mutlu ve Caner bana acının iyi geleceğine karar verdi ve hep beraber Yüzevler Kebapçısı'na gittik. Güzel mezeler ve arkamızda oturan Sertaç Ortaç'ın klibindeki 'Karabiber' eşliğinde kebaplarımızı yuttuk. Sonra biraz Mutlu'yla gezdikten sonra eve geri döndük. O akşam uzaklaşmak istedim hemen İstanbul'dan ama gücüm el vermedi.

Ertesi sabah erken kalkma planlarım Mutlu'nun sıcak ve narkoz gibi gelen odasıyla suya düştü. Yine biraz üzülerek öğleye doğru kalktım ama geç kalkmamın bir yararı oldu bana. Mutlu'nun annesi sağolsun, bize kahvaltı hazırladı. Dopingimi aldım, Potuk'a teşekkür ettim ve yola koyuldum. Yine bir yolculuk.. Yorucu olacağı kesindi.. Bile bile kendime acı çektirdim, itiraf etmeliyim. Arabamın arkasından Örümcek Adam'ın ağları tutturulsa keşke, beni geriye doğru yüksek bir hızla çekse ki uzay-zamanı bükeyim, Bostancı'da ayrıldığım yere döneyim ve oradan hayatıma farklı bir şekilde devam edeyim..

Ankara'ya doğru yol alırken geride bıraktığım böyle anılar dolaşıyordu aklımda. Fısıltılardan başka bir şey duyamaz olduğum için müzik bile dinleyemedim. Hızlansam da yavaşlasam da farketmedi hiç. Sis perdesinin kalıcı olacağı belliydi ve buna hazırlıklıydım bu sefer. Yapacak birşey yoktu dağılması için en yakın zamanda tekrar geriye dönmekten başka.. Kısır döngülerin en güzeline..

Podcast Hakkında..

Uzun zamandır podcast'ler hakkında birşey yazmıyordum ve açıkcası yazacak birşey bulamıyordum. Türkiye'de ilk Türkçe podcast'in Serdar Bey'e ait olmasının anlaşılmasının ardından, biz ikinci sıraya düştük. Ancak iTunes Podcast kataloğunda ilk Türkçe podcast olmayı başardık. Geriye baktığımızda belki önemli bir rekabetti ama şimdi artık bunların bir anlamı yok.

Şimdi tek yapmamız gereken podcast'lerimize daha fazla dinleyici bulmak sanırsam. Bu potansiyeli farkeden yayın kuruluşları arasında Radyo ODTÜ, CNN Türk, Radio N101, Sky Türk ve S'nek TV mevcut. Daha pek çok Türkçe amatör podcast'ler de mevcut. En son Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinin hazırladığı podcastlere rastladım. Bence bir göz atmakta fayda var.

http://www.genc.anadolu.edu.tr/podcast/

Bunun dışında bu teknolojiyi biraz geriden takip eden bir yayın kuruluşu da Ankara'nın güzide radyosu Capital Radio. İsimlerine bakmayın, Türkçe konuşmayı gerçekten önemserler. Olay şu ki, bu kadar podcast'in Türkiye'deki gelişiminden bahsettim, geçenlerde Capital Radio'da şuna benzer bir anons duydum; "Türkiye'de ilk podcast!"

Elbette böyle bir anonsu duyunca bir podcast emekçisi olarak içerledim bu duruma. Durumu hemen yetkililere bildirmeliydim. Sonuçta profesyonel - ya da öyle gözükmeye çalışan - bir yayın kuruluşunun böyle bir amatörlük yapması gülünçtü. Çünkü dinleyen insanları yanlış bilgilendiriyorlardı. Gerçi sanırım böyle bir güveni veremedikleri için Ankara'da Radyo ODTÜ bir numara. İstanbul'da da çok arkalarda ve hatta unutulduklarına da eminim. Herneyse. Şöyle bir elektronik posta gönderdim kendilerine.

"Merhaba, ben Muzaffer..

Sizin calismalarinizi yakindan takip ettigimi soylemek istiyorum. Yaptiginiz islerin kalitesi icin de sizi tebrik ederim. Sozu fazla uzatmadan hemen konuya girmek istiyorum. Gecenlerde radyonuzu dinlerken bir anonsla karsilastim ve acikcasi cok sasirdim. Belki dikkkatsizliginize gelmistir diye dusundum. Bu anons podcast'lerinizle ilgiliydi. Anonsta da "Ilk Turkce podcast'i biz yaptik!" gibi bir mesaj vardi.

Sanirim bu konuyu biraz acikliga kavusturmak gerekiyor diye dusunuyorum, cunku podcast'e gonul vermis biri olarak profesyonel bir yayin kurulusunun bunu atlamamasi gerektigine inaniyorum. Soyle ki; Türkiye'de ilk Türkçe podcast Radikal gazetesinde teknoloji editorlugunu ustlenen Serdar Kuzuloglu'na aittir. iTunes muzik katalogundaki ilk Turkce podcast ise Alt Sokak'tir - ki programimiz hakkinda biraz bilgi verecek olursak yaklasik 1.5 senedir Radyo ODTU'de yayinlaniyor ve podcast kataloglarinda 1 senedir yer aliyor.

Turkiye'deki ilk Turkce podcast'ler bu ikisidir. Daha sonra Radio N101, TGRT FM, CNN Turk ve diger yayin kuruluslari da bu kervana katildilar. Radyo ODTU'den bahsedecek olusak su an hali hazirda tam 8 adet podcast'imiz, her hafta duzenli olarak guncellenmekte. Turkiye'deki podcast dunyasini daha ayrintili takip edebilmeniz icin Serdar Kuzuloglu'nun hazirladigi web sitesinin adresini de vermek istiyorum.

http://podcastrehberi.com

Ayrica internette arayacak olusaniz daha bircok sayfayla da karsilasirsiniz. Umarim aciklayici olabilmisimdir. Turkce podcast dunyasina Capital Radio da hos geldi. Umarim daha bircok programinizi bu yeni iletisim akimina dahil edersiniz...

Iyi calismalar dilerim,

Muzaffer Can Akyurek
Radyo ODTU Alt Sokak Programi ve Podcast Yapimcisi"

Böyle bir elektronik postanın ardından şöyle bir cevap geldi;

"Merhabalar,

Oncelikle Podcast yayınınız olduğunu şimdi öğrendim. Biz Tükçe Podcast yapmıyoruz. Türkçe podcast ne demek onu da bilmiyorum. Biz Podcast yapıyoruz. Oncelikle bunu belirtelim.

Yerel radyo olarak attığınız adımları takdir ediyoruz ama uluslararası bağlamda Apple IMC ile yaptığımız görüşmelerde resmi açıdan hiç bir kayıdınız bulunmamaktaydı. Bu konuda bizim yapabileceğimiz hiç birşey yoktur takdir edersiniz ki. Bize Podcast yapan radyolar belirtilseydi biz de ona gore davranırdık. Gözden kaçmış da olabilir. Bahsettiğiniz internet sayfasını da hiç gözden geçirmedik.

İlginize teşekkurler...

Capital RADIO"

Nasıl ama? Şaşırdım ve çok güldüm. Bu arada imla hatalarını da olduğu gibi bıraktım. Eminim böyle küstahça yazılmış bir cevabı okumayı siz de tahmin etmiyordunuz benim gibi. Ama sonradan düşününce, "Neden olmasın?" diye sordum kendime. Çünkü bir zamanlar o radyoda çalışan insanların - özellikle iki yıldız ismin - konuk olduğu söyleşilere gidip nasıl insanlar olduğunu görmüştüm.

"Apple IMC ile yaptığımız görüşmelerde resmi açıdan hiç bir KAY(I)DINIZ bulunmamaktaydı." cümlesi özellikle nasıl havada sallanan bir cümle. Apple IMC'nin geçtiğimiz sene yapılan Apple Günleri'nde Tansu Yeğen, başkasını gösterip ilkler arasında "Alt Sokak"ı saydı değil mi o kadar insanın içinde?

Orada olsaydınız belki böyle zavallı bir hataya düşmezdiniz tabii. Dünyadan bihaber şekilde dolaşmaya ve "Bahsettiğiniz internet sayfasını da hiç gözden geçirmedik." diyerek inatla öyle dolaşacağız demeye de devam edin lütfen.

Aslında bu kadar yorum yapmam bile anlamsızdı ancak tutamadım kendimi. Artık bu yazının yorumu dinleyiciye ve bunu okuyan insanlara kalmış.

Ha, bu arada son birşey. Bu yazıyı yazdığım sırada, bu olayla ilgili İstanbul'daki bir arkadaşımla konuşuyordum ve kendisi bana şöyle bir soru sordu;

"Capital Radio hala var mı?"

Sanırım artık bundan başka söze gerek yok... :)

28 Ekim 2006, Mogwai İstanbul

Uzun zamandır blog'uma özen göstermediğimi biliyorum. Hatta hiç göstermiyorum en son yazdığım tarihe bakacak olursak. Ellerim titremeye başladı ve çok yakında bu heyecandan kasılmış gibi görüntüm, klavye tuşları üzerinde son bulup tekrar normale dönecekmiş gibi hissediyorum. Aslına bakarsanız şimdiye kadar bu kadar yazdıysam kimbilir bundan sonraki günlük yazım kimbilir ne kadar uzunlukta olacak.

Daha fazla lafı uzatmadan en son konser maceram Mogwai'dan bahsetmek istiyorum. Alt Sokak'taki program arkadaşım Tuçe'yle beraber atıldık yine yollara. Bu sefer Mogwai'ı izlemek için arabada yağmurlu bir yolculuğu bekledik. Ama ne zaman yağacakmış gibi yapsa hava, bir türlü yüzümüzü güldürmedi. Saatte 100 kilometreyle devam eden yolculuğumuz benzin ekonomisinin verdiği rahatlıkla Taksim'de AKM'nin yanındaki otoparkta kazasız belasız son buldu. Oradan Anadolu Üniversitesi'nin Aksaray'daki konukevine geçip az da olsa dinlendik.

Konsere yaklaştığımız saatlerde Alt Sokak'ta Burak'ın Tıngırtısı'ndan tanıdığımız Burak ve radyodan Aybüke çoktan bize katılmıştı. Heyecanlı ve biraz sarhoşluğun verdiği baş döndürücü bekleyiş ön grup olarak çıkan Replikas'la beraber daha da yukarılara tırmanmıştı. Albümlerini dinlerken, gözlerimizi kapadığımızda bizi bizden alan Mogwai'ı izleyecektik. Ses sistemi Replikas'tan biraz patlak verse de artık boyle problemleri görmezden geldik. Bir ara Tuçe'yle Aybüke gözden kayboldular, ancak daha sonra balkona tünediklerini öğrendik Burak'la. Yanımıza Rüya'da katıldı ve beklediğimiz an geldi. Mogwai sahnedeydi!

http://web.mac.com/muzocan/iWeb/7CE7E95B-0559-43CB-8C0C-D14023E8A588/Mogwai%20Konseri.html

Bize anı olarak yeri geldiğinde melankolik ve yeri geldiğinde sert tonlarını kulaklarımızda bıraktılar. Sahneden çekilmeden kısır döngüye bıraktıkları şarkılarında Tuçe'nin aklına Lost'un 2. sezonunun son bölümü geldi ve "SYSTEM FAILURE" diye o da kendini tekrar etmeye başladı. Ben bayaa sarhoş olduğumdan bu lafı üstüme aldım. Çünkü 6 saat araba kullandıktan sonra gece o saatlere kadar durunca vücudum Tuçe'nin söylediği hatayı vermeye başlamıştı.

Ama Muzaffer ne yaptı? Tabii ki konser bittikten sonra o geceye devam etti. Hep beraber toparlanıp bir yerlere gidip içmeye devam ettik ertesi sabahı düşünmeden. İyi ki de düşünmemişim diyorum şimdi geriye baktığımda. Çünkü ertesi sabah hafif bir baş dönmesi dışında hiç bir şeyim kalmamıştı. Onu da biraz su ve meyve suyu içerek dindirdim ve tekrar Ankara'ya dönmeye hazırdım.

Bu sefer Tuçe'nin yanında bir de Aybüke'de eşlik etti bana. Yetmemişti bu seferki İstanbul seyahatim. Biraz somurtkan ve biraz mutlu olarak yol aldım. İçime kapanık, Tuçe ve Aybüke'nin yaptığı dedikoduları bile duymadan.. Akşamdan kalmanın farklı bir çeşidi sanırım bu. Eve geldiğimdeyse kolumu kaldıracak halim yoktu ve yatağıma en erken zamanda girmeye çalıştım..

Aslında burada yazmadığım pek çok şey var, ama artık bu yazıyı bir sona erdirmem gerektiğini düşünüyorum.. Yarın sabah yine akademik yaşama dönmesi gereken bir Muzaffer var şu an bilgisayarın başında.. :) Zzzzzz...

Psapp Konseri

7 Ekim 2006'da İngiliz oyuncak-elektronik grup Psapp, Yeni Melek'e geldi. Konsere biletim hazırdı ancak daha ulaşım biletim elimde yoktu. Konsere birkaç gün kala, bir şansla uçağa atladım ve kendimi İstanbul'da buldum yine. Konser günü bir heyecan, - heyecanlıydım, çünkü uzun süredir dinlediğim ve sevdiğim bir grup -, kendimi Yeni Melek'in kapılarının önünde buldum.

Müzik ve grubun seyirciyle etkileşimi inanılmazdı. Etraftaki "emo" sayısı çok olsa da eğlenmeyi bildim orada. Emo'lar, buradan size sesleniyorum, artık beni çok kızdırdınız, "Siktirin gidin!", lütfen..

Herneyse. Konser fotoğrafları biraz bulanık çıksa da elimde biraz materyal mevcut. Fotoğraf albümüme hepsini koydum.. Şuradan göz atabilirsiniz..

http://web.mac.com/muzocan/iWeb/7CE7E95B-0559-43CB-8C0C-D14023E8A588/Psapp%20Konseri.html

Sonbahar ve ayrılık..

Sanırım artık her sonbahar ben bu şarkıyı ve bu albümü dinlemek zorundayım. Şarkı Frou Frou'nun. Grubu bu albüm çıkmadan da severek dinliyordum ama güzide şarkıları, diğer arkadaş şarkılarla bir toplama albüme girince daha da güzelleşti, daha da anlam kazandı. Filmde bu şarkı çaldıktan sonra, asıl oğlan bir masal gibi uçaktan inip sevdiği insanın yanına dönse de, ben teknik imkansızlıklar nedeniyle bunu yapamıyorum.

Belki de midemdeki bu yanma hissi, elimin kolumun bağlı olması. Belki de üzerimdeki bu yükün kalkması. Bilmiyorum...

Ev can sıkıcı ve kendimi salmak istiyorum açıkcası.. Bir neden buldum ya, keşke okuldan izin alma gibi bir şansım olsaydı ve koşturarak babamın yanına gidebilseydim diyorum şu an. Ancak bu sene sıkı tutmam gereken bir dönem ve kaçırmamalıyım derslerimi. Bu sefer ayaklarımın üzerinde durmayı başarmalıyım ve hatta başaracağım.

Haziran ayından bu yana ne kadar da çabuk değişti hayat.. Şimdi ekim geldi ve durduğum noktaya bakıyorum. Bazen ben bile şaşırıyorum kendime. Zaman akıp gidiyor. En son İstanbul'dan uçakla kalktığımda aklımda hep Chantal Kreviazuk'un Leaving On a Jet Plane şarkısı dönüp duruyordu. Şimdiyse Frou Frou - Let Go.. Let go.. Let go, let go, let go, let go, let go...

OK Go!

Bu video klibi izledikten sonra, madem dünyada herkes bir benzerini çekiyor, ben niye çekmiyim diye düşündüm. Yanıma dans arkadaşı arıyorum. İlgilenenlere duyurulur.. OK Go! - A Million Ways



Buyrun bu da mail adresim. Çok ciddiyim. mcakyurek@gmail.com

IWHYSHY? If Performance Hall

Ocak 2006'da ara sıra ritm kaçırıp hızlansakta, bazen yanlış çalıp hatta hiç çalamasakta başarıyla bitirdiğmiz konserden bir şarkı. Radyo ODTÜ'nün efsanevi müzik grubu olarak, efsanevi bir konser verdik. IWHYSHY? pek yakında kendini yine toparlayacak ve daha fazla başarıya imza atacak.

Ses seda yok şimdilik ancak bu IWHYSHY? blog'unda yazdığım gibi fırtına öncesi sessizlik.

Lenny Kravitz'in şarkısını yorumladık. Are You Gonna Go My Way.. (Bu arada ben en sağda, sarı parıltılı gömleği giyen insanım.) :)

Step Into My Blog, Baby..

Belle and Sebastian, Step Into My Office, Baby videosu..

Tatil 2006

Ayıptır söylemesi iki hafta tatil yaptım bu sene. İlk önce Vefik, Hakan ve ben Datça - Hayıtbükü'ne gittik, daha sonra Sedef'le beraber Kaş'ta dinlendirici bir tatil yaptık.. Keşke geri dönüş yolculukları olmasa ve keşke dinlendikten sonra dönüş yolculuklarında tekrar yorulmasak.

Sanki otobüsler veya uçaklar (havaalanına da giderken asfalt yolu kullanınca, malum) bizi yine tatil halinden alıp, şehir sularının akıntısına karıştırıyor. Tek çare bulunduğunuz tatil mekanında hayatınızı devam ettirmek. Bir ev satın alıp, meyve ağaçları ve bahçenizle ilgilenip sağlıklı ve stresten uzak bir yaşam. Çok güzel duyuluyor değil mi?

Ancak herkes bulunduğu tatil mekanında kalırsa yine bir kaos. Kaş'ta bir çevreyolu yapıldığını ve nüfusunun 5 milyon olduğunu düşünmek bile istemiyorum.

Daha fazla uzatmadan lafı, gelelim tatil anılarını dijital piksel dünyasında hatırlayabileceğim hale getirdiğim sayfaların adresine. Eminim en az benim kadar sizin de hoşunuza gider..

Datça - Hayıtbükü;
http://web.mac.com/muzocan/iWeb/7CE7E95B-0559-43CB-8C0C-D14023E8A588/59055547-5C30-4DAB-879D-814FE89DA784.html

Kaş;
http://web.mac.com/muzocan/iWeb/7CE7E95B-0559-43CB-8C0C-D14023E8A588/050FEB35-83A6-4562-A88C-D0E7DA69C259.html

Alakaya Çay Demleyelim

Ankara sıcağında aklım bulanmış olacak ki böyle ilginç bir playlist'e imza attım. Nasıl olduğunu ben de bilmiyorum. Ama oldu işte. Mutluyum madem, yüz gülümseten ve komik şarkılar duymak istedim. Arada yine gidip gelmişim ama. iTunes'da farketmiş olmalı Forrest Gump Soundtrack'i çevresinde gidip geldiğimi, kapağı tokmak gibi ortaya yerleştirdi.



Bu sıcakta 'Shiny Happy People' modundayken, terasta elimde Smirnoff North, Soul ve Funk'tan başka ne dinlenebilir diye düşünüyor insan. Sanırım birkaç hafta boyunca, en azından okul başlayana kadar, dinlediklerim bunların çevresinde gidip gelecek.

Açık Mektup..

Hem bu kadar etkileyici, hem de bu kadar can sıkıcı nasıl olabilir bir şehir?

Yaklaşık bir buçuk hafta boyunca orada yaşadım. Oranın yemeklerini yedim ve suyunu içtim. Arkadaşlarımla gezdim ve değişik mekanlara gidip keşfettim. Gökyüzü aynıydı, su aynıydı, yemekler aynıydı ancak havası nemliydi biraz. Lisenin son yıllarında aşık olduğum insan için kaçıyordum oraya, oradan nefret ettiğim halde. Tren yolculukları ve alınan kilometrelerin meğer esas aşkım için olduğunu görmek biraz geç oldu ve güç de oldu.

Artık senden nefret edemeyecek kadar yorgunum.. Beni bir şekilde yine yanına çağırıyorsun ve bu sefer senden uzaklaşıp yormayacağım kendimi. Pes! Beni istedin, bende okulu bitirir bitirmez senin sokaklarında gezip, senin konser salonlarında sevdiğim grupları dinleyip, senin müzik marketlerinden CD'lerimi alıp, senin restoranlarında yemek yiyip, senin evlerinden birinde oturacağım.

Belki bunları tek başıma yaparım, belki de beni yanına çağırmak için başvurduğun yöntemlerden biriyle. Hep beni kendi kızlarından birine aşık edip ayağına getirmeyi başarıyorsun.. Bu sefer gerçekten dersini iyi çalışmışsın..

Bekle beni İstanbul, geliyorum..

Güncelleme..

Evet, hala hayattayım ve hala blogumu pek doldurmasam da buralardayım.. Ayrıntılı bir yazı pek yakında gelecek hayatım hakkında, hatta Muzo'nun iPod Günlüğü podcastimin de yeni bölümünü hazırlıyorum.. Daha içime sinmediği için hala online hale gelemedi doğal olarak. Önceki bölümleri iTunes'da 'muzo' diye ararsanız veya 'Muzo'nun iPod Günlüğü' diye Google'da ararsanız mutlaka karşınıza birşeyler çıkar. :)

Ben şimdilik Alt Sokak'ın blogunu güncelleyebiliyorum. Çaldığımız şarkılara buradan göz atabilirsiniz.

http://alt-sokak.blogspot.com

Tembelim değil mi? Evet, hem de çok.. Çok sıcak.. (Derin Nefes)

Lucky me..

İstanbul gezisi sırasında dinlediğim playlist'i biraz daha geliştirdim, biraz daha güzelleştirdim. En azından daha rahat dinlenebilir oldu sanırım. Uzun zamandır bir playlist oluşturmak için böyle zorlamıyordum kendimi. Aslında çok daha iyisi yapılabilir fakat bu yaz sıcağında ancak bu kadar yapılabilir.



Kucağımda iBook'um, elimde Ice Tea limon, müzik setimde yukarıdaki şarkılar. Başka ne isteyebilir diyor insan. "Tatile girmişsin çoktan.." diyebilirsiniz ancak en önemli tatil bileşenini saymadım farkındaysanız.

Deniz..

Pearl Jam ve son albümleri 'Pearl Jam' Hakkında..

Nerden başlasam, nasıl anlatsam? 1990’lara damgasını vuran ve günümüze kadar sağlam adımlarla gelmiş bir grubu nasıl anlatmalı diye sorup durdum günlerce kendime. Sıkı bir Pearl Jam hayranı olarak cevabı hala bulamadım ancak hazır yeni albümün heyecanıyla bir yerlerden başlamalı artık.



Pearl Jam, 1990 yılında şarkıcı Andrew Wood’un uyuşturucu komasına girip hayata gözlerini yummasıyla, ‘Mother Love Bone’ grubunun küllerinden bir zümrüdüanka misali hayat buldu. Bir çok kez davulcu değiştirdiler ancak şu anki kadroda davulda Matt Cameron, gitarlarda Stone Gossard ve Mike McCready, bas gitarda Jeff Ament, ve vokalde Eddie Vedder yer alıyor.

1991’de yayımladıkları, yaklaşık 10 milyon adet satan ve ismini favori basketbol oyuncuları Mookie Blaylock’un forma numarasından alan ‘Ten’ albümünden sonra medyada kendilerinden fazla bahsedilmesini sevmeyen Pearl Jam içine kapandı. Kendi reklamlarını yapmaktan çekindiler, ancak politik görüşleriyle bir şekilde adlarından söz ettirdiler. Bu sırada birçok albüme sessiz sedasız imza attılar. Elbette bir Pearl Jam hayranı için bütün albümleri birbirinden güzel, ancak başarılılara örnek olarak Vitalogy (1994), Binaural (2000) ve Riot Act (2002) verilebilir.

Riot Act’ten bu yana Pearl Jam’den B-Side’larını topladıkları ‘Lost Dogs’, en iyilerini topladıkları ‘rearviewmirror’ ve Benoraya Hall canlı kaydından başka haber alamadık. Taa ki 2006 yılına kadar. Pearl Jam’in uzun zamandır beklenen ‘Pearl Jam’ albümü Sony BMG ve Radyo ODTÜ işbirliğiyle 16 Mayıs’ta Türkiye’deki müzik severlerle buluştu.



‘Pearl Jam’ grubun çıkardığı en tutarlı albüm. Albümü dinlemeye başladığınızda bir anda Pearl Jam’in Seattle’ına giriyorsunuz. Eddie Vedder’ın ağzından çıkan alevlere tanık olup, grubun dünya hakkındaki görüşlerini öğreniyorsunuz. Gitarlar ve gitar soloları çivi gibi, eleştirilere maruz kalan insanları duvara zımbalıyor adeta. Pearl Jam’in ‘Ünlüler Duvarı’nda çivilediği pek çok insan var. Bunların arasında Irak Savaşı’ndan etiketledikleri George Bush’da mevcut.

İlk 5 şarkı; “Life Wasted”, “World Wide Suicide”, “Comatose”, “Severed Hand” ve “Marker In The Sand”le adeta baş döndürüyorlar. Aslında albümü programı tersten başlatılmış bir çamaşır makinasına benzetebilirim. Sıkma programıyla başlayıp, halim kalmayana dek beni bitirip, yavaş balladlarla enerjimi tekrar dolduran şarkılar içeriyor ‘Pearl Jam’. Bu arada son şarkı, “Inside Job”un da hakkını yememek gerekir. Eminim “Stairway to Heaven” etkisini siz de hissedeceksiniz.

Vedder’ın eleştirel sözleri, Gossard ve McCready’nin ince dokunmuş gitar örgüsü, Ament’ın sade ve kesin basları, Irons’ın kusursuz davulları... “Pearl Jam” yine yapacağını yaptı. Meğer 4 sene sırf hayranlarını tatmin edecekleri bir albüm üzerinde çalışmamışlar. Eski hayranlarına da sürpriz yapacakları, yeni hayranlar kazanacakları, 16 yıllık olgunlukla karşımıza çıkacakları ‘Pearl Jam’e çok sıkı hazırlanmışlar. Deneyimlenmesi ve arşivlere eklenmesi gereken bir albüm...

mcakyurek@gmail.com

(Radikal Gazetesi'nin 30 Mayıs 2006 tarihinde yayımlanan 'Genç' ekinde yer almıştır.)

İstanbul Gezisi 2

İstanbul gezimin ikinci kısmını yazamadan bir daha yedi tepeli şehre yoluculuk gerçekleştirdim. Bu sefer Efes One Love Festivali'nin 2006 ayağı vesilesiyle. Ayrıntılara daha sonra gireceğim. Fotoğraflar şimdiden hazır. Bakmak isteyenler şöyle buyrun.

İstanbul Gezisi 1

"Hayat ne garip, vapurlar filan.." diye klasik Cenk - Erdem girizgahı yapabileceğim bir yazı olabilir bu. Nasıl olduğunu tahmin ettiniz mutlaka. Deniz, vapurlar, hayat ve hayatın garip olması.. Bunlar Ankara'nın batısına işaret eden anahtar kelimeler. Elbette, İstanbul...

19 Mayıs Cuma günü bavullarımı acele toparladım, radyodan Tuçe'yi kapıp havaalanına yetiştim. Beraber sorunsuz bir yolculuktan sonra - sorunsuz diyorum çünkü uçaktaki yerim 23 B'ydi, hatta bilet satışını yapan kadın da Lost izliyormuşcasına "Yerinizi kendiniz mi seçtiniz? Neden?" diye garip bakışlarla sordu - İstanbul'a indik. Sabiha Gökçen'den kalacağımız yerlere dağıldık.

Amacımız 19 Mayıs akşamı Elbow'a gidip, 20 Mayıs'ta hem Hooverphonic'le hem de Elbow'la röportaj yapmaktı. Tam kardeşim Gökçe'nin evine vardım ve yerleştim, Tuçe'den kötü haberi taşıyan GSM sinyalleri ulaştı. İki röportajıda kaçırmıştık. Küçük bir ajanda hatasıböyle büyük sorunlara yol açtı. Tam anlamıyla turist olmuştuk br anda. Bu düşüncelerle bir anda gözümün önündeki güzel leylak uzun süreli ve ara ara çekilen video tekniğindeki gibi hızla soldu. Tuçe'ye hiç kızmadım ama. Yaklaşık yarım saat sonra Tuçe tekrar aradı ve Hooverphonic röportajımızı kurtardığını söyledi. Elbow'a üzülmüştüm ancak bu kadarına da şükrettik tabii ki.

Gökçe eski patronunun kına gecesine, ben de Taksim'e doğru yol aldım. İstiklal Caddesi'nin girişinde etrafımdaki insanlar sanki ben olduğum yerde pozlanmışım gibi etrafımdan akıp gidiyorlardı. Bir süre durakladım ve kaostan uzaklaşmanın tek bir yolu olduğunu hatırladım. O da insanların sadece su içerken yaptıkları şey. Yukarı bakmak. Bir süre yukarı bakarak iç geçirdim, hazır olduğumu hissedince insanların arasına daldım.

Ağaçların yok edildiği çırılçıplak caddede dolaşırken, Galatasaray'a geldiğimde yine kazılar gördüm. Bu sinirlerimi alt üst etmeye yetti. Sonra geri döndüm ve girişteki Starbucks'a oturdum. Büyük boy double shot mocha'mı ısmarladım ve kendime göreceli görünmezlik pelerinimi geçirebileceğim bir yer buldum. Hem oturduğum salondaki insanların tümünü izleyebiliyordum, hem de bakışlardan uzakta kalabiliyordum. iPod'umu kulağıma taktım, Q Magazine'imi çıkarıp kendi içime kapandım. Kulağımda aşağıdaki playlist vardı.



Tam da dinamit gibi kahvemi içip, tuğla duvara başımı yaslayıp uyumak üzereydim ki ilk önce Aynur, daha sonra Tuçe aradı "Geliyorum!" diye. Beni kurtaracak birilerinin olması, hem de en çok ihtiyacım olan zamanda güzel bir şans. Tuçe uğradı ve Babylon'da buluşmak üzere Betül'ün yanına gitti. Biz de Aynur'la keyifli bir sohbete daldık. Daha sonra Starbucks'tan kalkıp Tuçe'lerin yanına gittik. Aynur bizimle Elbow konserine gelmeye pek niyetli değildi ancak Tuçe'yle beraber fikrini değiştirmeyi başardık ve hep beraber içerde beklemeye başladık. Yanımıza "Burak'ın Takıntısı"ndan tanıdığımız Burak'ta katıldı. Red, Fugitive Motel, Leaders of The Free World'ü canlı ve şarkıların sahiplerinden dinlemek heyecan vericiydi. Tam anlamıyla gazdık ve çevredeki insanlar pek eğleniyor gibi gözükmese de biz kendi çapımızda bol bol eğlendik. Hatta gecenin hoplayıp zıplama anlamında rekor kıran insanı olarak vokalistle sürekli göz göze gelip kadehlerimizi kaldırdık.



Tam konserin sonuna geldik, Tuçe üç tane beyaz şarabı aç karnına içince ortalık dağıldı tabii ki. Erkenden Betül'le çıktılar dışarı ve bir süre sonra ben de "duyarsız arkadaş" olarak onlara katıldım. Durumu gerçekten çok kötüydü, hatta acımasız bir şekilde elimdeki suyu Tuçe'nin yüzüne çarptığımda bile birşey yapmadı. Ancak biraz ayılma belirtileri gösterdi. Bu durumda eve gitmeleri gerekiyordu ve onları Aynur'la taksiye bindirdik. Daha sonra Gökçe'nin sevgilisi Yalçın ve en iyi arkadaşı Evren'le beraber Taksim'de olduğunu öğrendik. Buluştuk ve küçük bir atıştırmadan sonra Indigo'ya gittik. Beraber biraz vakit geçirdik orada ancak Gökçe'ler erkenden eve döndüler. Bende hızımı alamayıp Aynur'la beraber orada kaldım. Dans ettik, içtik ve çok eğlendik. Çıktığımızda saat 4 müydü tam hatırlamıyorum ama Moda'ya gidip sabahlamayı kafamıza koymuştuk. Çay bahçesinde baş ağrısı içinde bir sabahtı. İyice uyku bastırmıştı ve beraber kalktık, Aynur bana bir taksi buldu ve sabahın köründe Gökçe'yi uyandırarak eve vardım.

Cumartesi neredeyse bütün günü evde geçirdik. Yalçın'da vardı ve güzel bir kahvaltı yaptık öğleden sonra saat üç buçuk gibi. Gökçe'nin dans gösterisini izledik, ben duş aldım, biraz tembellik, biraz ayılmak için zaman ve sonunda dışarı attık kendimizi. Bu arada, aşağıda Gökçe'nin bana verdiği - hiç yakışmaşan ancak komik olduğunu düşündüğüm - bornozla sanatsal çalışmayı görebilirsiniz.



Anca yetişecektim Bostancı'dan Beşiktaş'a Tuçe'lerle buluşmak için. Hooverphonic röportajı ve konseri bizi bekliyordu! Gökçe'ler "Da Vinci Şifresi"ne gittiler, ben de uzun süredir görmediğim arkadaşım Nur'la beraber yemek yedim Beşiktaş'ta. Ne kadar ısrar etsem de Nur bizimle gelemedi konsere. Biz de yürüyerek Galatasaray Üniversitesi'nin kampüsüne yola koyulduk. Kapıdan heyecanla girdik ve röportaj için gelecek telefonu beklemeye başladık.

Sahne denize sıfır ve boğaz manzaralıydı. Böyle bir yerde dinlemek gerçekten büyük şans. Ön grupları izlerken beklenen an geldi ve bizi Tuçe'yle giriş kapısından aldılar. Grubun bulunduğu binanın içine girdik. Merdivenleri tırmandık ve hemen karşımızda güzel Geike Arnaert'ı yalın ayak, beyaz bir bluz ve kotun içinde bulduk. Tatlı bir yekilde selamlaştık ve hemen röportajı yapacağımız odaya Alex Callier'nin yanına geçtik. Alex gerçekten zaman olsa saatlerce konuşabileceğiniz biri. Laf lafı açıyordu adeta. Yaklaşık yirmi dakikalık keyifli bir sohbetten sonra imza ve fotoğraf çektirme şansı bulamadan konserdeki yerimizi aldık. Eden, Wake Up ve genetik mucizeyi dinledik. Genetik mucize, Mad About You ve Glory Box'ın mükemmel uyumuydu. Keşke Renaissance Affair'i de duyabilseydik diye çıktık.

Tuçe'ler eve döndüler ve ben hazır İstanbul'a gelmişken geceyi dışarda geçirme fırsatını kaçırmak istemedim.

(Devam edecek...)

Waiting.. World Outside..

The Devlins'in Waiting albümündeki en güzel şarkı. World Outside, ayrıca Closer filminin müzikleri arasında da yer aldı. Ne kadar basit duyulursa duyulsun, en basit sarkilar zaten en komplike olanlar degil midir? İşte bu şarkı da onlardan biri. Ayna karşısında kendinize bakarmış gibi hareketleri uyumlu ve partnerinizle ayni tempoda nefes aldığınız sevişme anınızı düşünün. Yavaş yavaş lolipopun renkleri, mavi gökyüzündeki rüzgar gülü gibi dönmeye başlar ve sizi içine çeker. O anin içinde olursaniz duygu yoğunluğunu artırır, uzağında olursaniz daha önce deneyimlediklerinizi hatırlatır. Sözleriyse şöyle;

Tell me your secret, what you desire
I will still be there for you
And tell me you need it, tell me something you're not
I will still be there for you
Say you believe in all of your lies
Tell me you feel it and don't compromise
I will still be there for you

You're lighting my dreams
Light up my skin, so far away
You're holding it in
I'm looking around, watching it spin
God my world outside is changing something
Within

Tell me you reach it, some of the time
What you're searching for
Does the love that surrounds you
Get you down and kick you to the floor
So tell me you see it, with your own eyes
Tell me the sky is falling now in your world
I will still be there for you

You're lighting my dreams
Light up my skin, waiting so long, time to begin
I'm looking around, watching it spin
God my world outside is changing something within

So tell me the reasons, show me the signs
Say you desire, desire me now in this world
It's our world

You're lighting my dreams, light up my skin
You're so far away, you¹re holding it in
I'm looking around, watching it spin
God my world outside is changing something
Within

It's our world, but time moves
Time moves on in our world.

Kış Geliyor..

Mor ve Ötesi'nin yeni albümü Büyük Düşler'den bir şarkı. Tıpkı kapalı cam fanusun içinde hissediyorsunuz kendinizi ve bu müzik o fanusu sallarken başınıza kar yağıyor. Şansınız varsa dışarıyı görebilirsiniz ya da en azından camdan yansımanıza bakıp kendinizi görebilirsiniz. Dinlenmesi gereken bir şarkı.

Mail değişimi..

Başa çıkamadım yaklaşık 2800 mail'le. Ben de Gmail hesabımı kapatıp, tekrar açmaya karar verdim. Ancak şu an 'muzocan' kullanıcı ismimi alamıyorum. Böyle salaklık olur mu diyorsunuz, oluyor.

Yeni mail hesap ismim mcakyurek@gmail.com . Beni buradan Gtalk'larınıza da ekleyebilirsiniz.

Not alın bir yerlere..

Senlikler

ODTÜ Şenlikleri geçen hafta başladı ve bitti. Eğlenceli bir şenlik geçirdiğimi söyleyebilirim. Ancak arkadaşlarımın konserini kaçırdım. Massive Attack ve Portishead gibi grupların şarkılarını coverlıyorlardı halbuki. Neden kaçırdığıma gelince: arabamı çektiler. Evet; tam yetiştim diye havalı havalı yürürken ve tam arabama binmek için bakınırken, yerinde yeller esiyordu. Kalkıp Kahraman Abi'yle (apartman görevlisi) Mamak'a gittik. Orada arabaları çektikleri bir yer varmış. Cezayı ödedik ve hemen o gün çıkardık neyseki. ODTÜ'ye, konsere yetişmek istesem de yapamadım.



Bunun dışında nasıl geçti peki şenlikler? Güzeldi. Son gece gerçekten çok sarhoş olmaya karar vermiştim. Oldum da. Cumartesi günü Demir Demirkan konserini hatırlamıyorum bile. İlk basşta Bilkent'ten bir dolu içkiyi aldık ve bunu bagaja güzel bir şekilde yerleştirdik. Stepne'nin üstüne koyduk ki herhangi bir arama karşısında zulamızı kaybetmeyelim. Sonra rahat bir şekilde ODTÜ'ye girdik ve geçtiğimiz gün yağmur yağmış hafif ıslak çimlerin üzerine serildik. Birinci vodka şişesine bakarken, ikinci vodka şişesinin boş şişesini görmek çok zaman almadı. Bira da içtim mi hatırlamıyorum. Çok sarhoştum artık.



Soğuktu, konser için stada gittik. Orada Vefik'in arkadaşlarına "Hadi vur koluma!" gibi söylemlerde bulunmuşum. Utanç verici hatırlayamadığım anılarım oldu böylelikle..



Bunun dışında IWHYSHY? cephesinde biraz gelişme var. Yine geçenlerde stüdyoya girdik. Kötünün iyisi bir konuma gelmeyi başardık sanırım. Hani ortalıktaki grupların 70%'ini toplasanız kötüdür. Biz tam geri kalan 30%'uyla diğerleri arasındaki bariyerdeyiz sanırım. Fazla mı abarttım bilmiyorum. Umarım yakın zamanda Backstage'e çıkacağız.



Bu arada sonunda IWHYSHY? live @ Manhattan, Extra DVD'siyle birlikte çıktı. Extralarda grupla hiç bir yerde bulamayacağınız röportajlar ve IF Performance Hall konserinden birkaç şarkı bulunmakta. Tabii bu DVD'den satın almak için iwhyshy@radyoodtu.com.tr'ye mail atmanız yeterli.

Böyle de gizli reklam yaptıktan sonra, benden şimdilik bu kadar sanırım.. İyi geceler bana ve bunu gece okuyanlara..

Muzo'nun iPod Günlüğü 2!




Sonunda! Evet, sonunda! Bugün yine kaydetme şansı buldum Muzo'nun iPod Günlüğü'nü.

27/04/06 tarihli Günlüğü indirmek için;

  • iTunes linki burada. Tıklayın.

  • Klasik yöntemlere başvuracaksanız buraya tıklayın.



  • Bilmem öneriniz olur mu? Her halde maillerinizi bekliyorum. mcakyurek@gmail.com

    Influenza

    Gözle görülmeye küçük canlı/cansız şeyler. Virüsler.
    Bizden çok küçükler, ancak metabolizmamızı fazlaca etkileyip bizi yatağa düşürebiliyorlar. Bende çeşitlerinden birine rastgeldim ve vücudumla hiç iyi anlaşmadılar. Taraflardan birinin ateşkes yapması gerekiyor ama hangisi. Bir kaç gün içinde belli olacak sanırım. Ben yandaki fotoğraftaki gibi etrafa minik influenzacıklarımı saçmaya devam edeyim. Ayrıca dua edeyim, iyi ki virüslerin mitokondrisi yok. Ya olsaydı?

    Empire of The Sun (2)

    Eee, o kadar bahsettim ve izlememek olmaz dedim Empire of The Sun'ı. Biraz once bitti ve yine tüylerim ürpere ürpere izledim. Belki de en güzel filmi Spielberg'in. Anne sevgisini sonunda tekrar yasatan bir film. Acaba, varsa öbür dünya, ben de annemi ilk gördüğümde tanımak için dudaklarına hafifçe dokunup ellerini tutacak mıyım?

    Film hakkinda bir kaç yorumumu yazdım ek$i sözlüğe. Tıklayın..

    Empire of The Sun

    En sevdiğim filmlerden biri. Tamam DVD'sine sahibim, ama sahip olduğunuz bir albümü kırk kere evde dinlemekle kırk kere radyoda dinlemek arasında büyük fark vardır. Neden bilmiyorum. Sonunda birileri internet sayfasında oylamış, Cnbc-E'de bu salı gösterilecekmiş. Heyecanla bekliyorum..

    Yeni Blog Sayfası

    IWHYSHY? Sonunda kendi blog'una kavuştu. Grup hakkında tüm dedikodular ve yeni süprizleri artık grubun kendi ağzından;

    http://iwhyshy.blogspot.com

    adresinden öğrenebilirsiniz. Tabii ki hiçbir yerde yayımlanmamış fotoğraflarda olacak. Ekleyin RSS feedlerinize ve bookmarklarınıza!

    Domenico Scarlatti

    Kendisinin Stabat Mater eserini dinleme şansına eriştim. Gökyüzünde Tanrı'ya dokunmak gibi birşey bu. Nasıl bir kontrpuan tekniğidir... Nutkum tutuldu..

    Alt Sokak'tan haberler..

    Alt Sokak sonunda Radyo ODTÜ çatısı altına girdi. Feed adresimiz değişti doğal olarak. Küçük bir bilgilendirme yazisi hazirladim. Onu da ekledim. Yapmaniz gerekenler orada yaziyor.



    http://www.radyoodtu.com.tr/podcasts/podcasts.asp?chid=2

    Happiness is a warm Gum

    Yatakta yatarken araba seslerini deniz dalgası, kızların kikirdeşmelerini martı sesi olarak algılamak insanın içine ayrı bir huzur veriyor. Yine kendi rüyalarıma daldım ve mutluyum. Bahar geldi, paylaşacak ve anlayacak birileri yok bu tarz mutluluğu. Sanırım çimlerin üzerine uzanıp, müziğimi yanıma alıp kestirme zamanı geldi...

    Hava

    Yeni Intel iMac 20" ile hızını alamayan gençler aşağıdaki fotoromana imza attılar. Fotoğraflardaki el Başar'a aittir. Kanada geyiğinin uzun bir hikayesi vardır. Gerçek değildir.

    Uzak

    Bir süre daha internet aleminden uzakta duruyorum. Uzun zamandır ortalarda yoktum. Bilgisayarımın bozulması beni sevindirdi mi, üzdü mü bilmiyorum. Evde oturup kitap okuyorum ve bas çalıyorum. Plak dinliyorum ve menekşe suluyorum. Sanırım bilgisayar başında kendime zaman ayırdığımı hissetmek biraz hatalı bir düşünceymiş.

    Bilgisayar uzak olduğunda tek problem iPod'uma yeni müzikler ekleyememem. Kesinlikle can sıkıcı. Bu yüzden Alt Sokak Podcast'imi bile güncelleyemiyorum. İşler azda olsa aksamış durumda.

    Bazı akşamlar arkadaşlarla dışarı çıkmak iyi geliyor. Disko toplarından yansıyan fotonların altında içmeye çıkıyoruz. Karaoke yapıp eğleniyoruz. İyice gaza geliyoruz IWHYSHY için. Bu sefer sahneye çıktığımızda daha da guzel olacak eminim..

    Duygusal Hava Raporu

    Sanırım kendime biraz acı çektiriyorum. Yalnız kalmamam lazım. Biraz dışarı çıkıp kafa dağıtmalıyım. Aklımda hep Massive Attack, Unfinished Sympathy dolaşıyor. İnanılmaz bir ses. Eskilerden ama duyguları dile getiriyor. Şimdi bir karışık playlist oluştursaydım, ki oluşturdum, bu şarkı içinde bulunurdu. Dönem dönem geliyorlar bana. Sözleri ayrı anlamlı..

    I know that i've been mad in love before
    And how it could be with you
    Really hurt me baby, really hurt me baby
    How can you have a day without a night
    You're the book that I have opened
    And now i've got to know much more

    The curiousness of your potential kiss
    Has got my mind and body aching
    Really hurt me baby, really hurt me baby
    How can you have a day without a night
    You're the book that I have opened
    And now I've got to know much more

    Like a soul without a mind
    In a body without a heart
    I'm missing every part
    (x5)

    Yorucu Günler

    Bütün gün boyunca Tuçe’yle Alt Sokak bölümünü hazırladık. Aslında erkenden biter diye bekliyordum ama sandığımdan uzun sürdü. Tabii ki benim sayemde. Rahat bir insanım ve Tuçe doğal olarak bu huyuma sinir oluyor. Ama sonuçta kaydımızı aldık. Dışarıdan kendimi dinleme şansını yakaladım ancak müzik stüdyosunda olduğumuz için bu fırsatı yitirdim.

    IWHYSHY? başarılı yılbaşı konserinin ardından radyonun doğumgünü için tekrar iş başında. Repertuarın çoğunu Gamze’nin evinde toplanıp yeniledik. Eğer başarabilirsek gerçekten güzel birşeyler ortaya çıkacak. Az zaman kaldı ve son dakika heyecanı yerleşmiş durumda. Gol atmanın tam zamanı.

    Yorucu geçen günler, sanırım salı günü sonlanacak. Kostümlü doğumgünü partimizi attığımız zaman yola koyulacağım. Eskişehir’e geri dönüş geldi de geçiyor gibi hissediyorum. Artık evime gidip, sabahları güzel kahvaltı yapıp, kitap okumak ve müzik dinlemek istiyorum. Çok mu şey istiyorum?

    Yılbaşı

    Nereden başlamalı bilmiyorum. Sanırım 1 hafta önceye geri dönmeliyim. Çocuklar gibi şen olduğum zamana. Neden derseniz, benim gibi bir Apple çılgını yeni iPod'una kavuştu. Bu buluşma cuma günü gerçekleşti. Apar topar bizim radyo DJ'lerinden Tunca'nın yanına gittim ve beraber o cici kutuyu açtık. Tunca'da bu Apple hayranlığımı paylaşabildiğim sayılı kişilerden. Hatta eski iPod'uma bile talip. Neyse, sanki Tutankamon'nun mezarını açıyorduk. İçinden böyle güzel bir alet çıktı.





    Güzel diziler ve müzik videoları yükledim bile. Gayet güzel de oynatıyor kerata. Yolculuklar artık daha çekilebilir hale geldi. Yavaş yavaş Eskişehir'e otobüsle gitmek acı verici oluyor doğal olarak. Zaten düz karayolu, keşke saatte 300 yapan Discovery Channel'da gösterilen uçak motorlu arabalar işlese Ankara-Eskişehir arasında. Hayatımın 2.5 saati yolda geçiyor.

    Geçtiğimiz cumartesi radyoda kurduğumuz ve "Neden utanalım ki?" sloganıyla Kubrick'in Eyes Wide Shut'ını karıştırdığımız grubumuz IWHYSHY?'ın sahne almadan önceki son provasını yaptık. Tamam, ritm kaçırabiliriz, bazı şarkıları çalamayabilirim ve vokalistler detone olabilir ara sıra. Ama neden utanalım ki? Sonuçta radyomuzun geleneksel erken yılbaşı partisinde çıkacaktık. Çıktık hatta. Çok içtik ve çok eğlendik. Grup gitaristimiz Hakan'ın habercimiz Anıl'a para verip tezahürat yaptırması da ayrı bir eğlenceydi. "Vefik sucks, Hakan seni seviyoruuuz!"

    Bize göre pek başarılı olmasak da radyo insanları tebrik ettiler. Bu elbette bize gaz verdi ve faciamızı genişletme kararı aldık. Radyo insanlarından gerçek seyirciye açılıyoruz. Repertuarımıza ekler yapıp radyonun 11. doğum gününde çıkıyoruz. Sanırım. Bu konserde Judas Priest, Billy Idol, Bon Jovi, H.I.M. ve Shocking Blue gibi 11 şarkımız vardı. Bu setlist daha da değişecek bakalım.



    Radyonun yılbaşı geçti, ertesi güne ayıldık. Dersler vardı, gidebildim neyse ki. Finaller öncesi Eskişehir'e bir kaçış yaptım. Bu kısa süreli ziyaretten sonra yine Ankara'ya geri döndüm. Yılın son Alt Sokak'ı başarılı geçti. Yine takılmalar devam ediyor ama güzel bir program oldu Tuçe'nin emeğiyle. Bu arada Burak'ın Takıntısı'nda Sebastien Tellier'nin La Ritournelle şarkısı sanırım bu yılın vazgeçilmezi olacak benim için. 7 dakikalık bir şarkı olmasına rağmen şarkı akıp gidiyor ve Sayın Tellier sözlerini söyleyip çıkıp gidiyor. Sözleri şöyle.

    Oh nothing’s gonna change my love for you
    I wanna spend my life with you
    So we make love on the grass under the moon
    No one can tell, damned if I do
    Forever journeys on golden avenues
    I drift in your eyes since I love you
    I got that beat in my veins for only rule
    Love is to share, mine is for you

    Muhteşem. Diyecek birşey bulamıyorum.

    Yılbaşı çabucak geldi. Önceden radyodaki arkadaşlarımla anlaşmıştık ve zaten bizim radyonun DJ'lerinin çalacağı Çankaya Venue'ye gittik. Eğlendik, ama az içtik. Ortamdaki kro popülasyonu dışında güzel bir partiydi. Yılbaşı zamanı karşı cinsten bir sevdiceğin olmamasıysa acı verici bir durumdu. Biz de erkek dostluğunu gerçekleştirdik. Herkes sevgi yumağı şeklinde birbirine sarıldı. Arkadaşlardan başka güzel ne olabilir ki yalnız zamanlarda. Çoğalan popülasyona daha fazla dayanamadım ve oradan Locus Solus'a geçtim.

    Locus Solus'ta benim taa ana sınıfından beri arkadaş olduğum Doruk'un kuzeni Ali ve arkadaşları vardı. Kostüm partisi vardı ve deli Ali beni kapıda beklediğini söyledi. Bir baktım siyah bir fularla gözlerini kapatmış, elinde içki kadehi. Çok komik bir görüntüydü. Sanki pruvadan korsanlar denize ittiriyorlar. Girdim Locus Solus'a ancak boşalmıştı. Geç kalmanın acısıyla biraz içtim ve dans ettik. Sonra iki lezbiyenin öpüşmesini izleyip oradan evlere ayrıldık. Geç olmuştu ama ben uyanıktım evde. Vefik'ten bir mesaj geldi, iki kız bir erkek geliyoruz diye. Ben o bir erkeğin Vefik olmasını diliyordum ancak ümitlerim boşa çıktı. Uyuz, Vefik'in de tanımadığı bir çocuk ve iki kız. Biraz içtikten ve muhabbetten sonra yatağıma yöneldim.

    Böyle ilginç geçti yılbaşı.. Kısa kestim, sıkıldım..