Öldüm mü?

Araba. En büyük kolaylıklardan biri. İstediğiniz yere, yeter ki benzin olsun, sizi götürebilir. Tabii ki dikkatli kullanıp bir kazaya yol açmazsanız. Ehliyet alalı tam 6 ay oldu ve bunu farkeden sarhoş sürücülerden biri hemen gelip beni buldu. Halbuki o gece gerçekten güzel gidiyordu taa ki ara yoldan bu adam çıkana kadar.

Elbette bende içkiliydim ancak algılarım kesinlikle yerindeydi. Ben gayet dikkatli ve biraz hızlı giderken, ara yoldan çıkıp önüme direksiyonu kırdı. Sonuç:





Hasarlı bir araba. Ağrılı günler, az kesikli ve burkulmuş bir el, hafif baş ağrısı. Ayrıca 6 ay ehliyetime el konuldu. (Bu tıpkı radyolojide çalışan teknikerlerin zorunlu tatili gibi. Zaten tam 6 aydır kullanıyordum araba.) Herneyse. Sigorta masrafı işin içine alkol girdiği için ödemiyor. Zaten kazanın olduğu sabah yeni bir araba almaya karar vermiştik. Garip rastlantılardan biri de bu. Arabacık istenmediğini anlayıp intihar etti belki de. Hatta kaza sırasında iPod'da Belle and Sebastian - Get Me Away From Here I'm Dying çalıyordu.

Babam çok üzüldü. Sanırım benim üzüldüğüm tek şey bu oldu. Zaten annemin acısı daha yeni, bir de böyle bir şey üstüne gelince daha da durum kötü oldu. Kaza gecesi çok yardımcı oldu bana. Zaten arayacak başka kim var ki bu durumda. Eve döndüğümde uzun zamandır yapmadığım bir şeyin ihtiyacını duydum. O da babamın yanında uyumak.

Geç yattık ancak erken kalktık ki, kaza raporu vs. halledebilelim diye. Hepsini hallettik ve yine şans eseri öğleden sonra saat 2'de kalkan Katil Koç otobüsünü yakaladım. Bu otobüsün içinde Ankara'ya dönmekte olan Tuçe'de vardı. Beraber geldik ve şimdi ağrılar içinde bu yazıyı yazıyorum.

Ha, bu arada otobüste bir hınzırlık geldi aklıma. Hep bakarım ve sinir olurum bazı reklamlara. Bu cep telefonu olur, Game Boy reklamı olur, kredi kartı veya bir iPod reklamı olur. Mutlaka düzgün elli bir 'el mankeni' kullanırlar bu resimlerde. Ben de bu iPod reklamından yola çıkarak şöyle bir fotoğraf çektim.



İlginç değil mi? Herneyse, hasta bir espiri anlayışı tabii. Ağrılar daha fazla artmadan bir ağrı kesici alsam ve elime pansuman yapsam iyi olacak... Hala yaşıyorum bu arada..

Nip Tuck

Neden böyle duygular uyanıyor hala? Yanlış olan ne? Hala? Neden eksik hissediyorum kendimi? Nip Tuck'ta çıkan şu şarkı yüzünden neden gözyaşı döküyorum? Rufus Wainwright, Natasha.

you walk alone in the valley of life
in the shadow of love under the trees of happiness

you walk alone like a baby unborn
like a father unknown
like a pocket penniless

i'm happy that you really care
but do you really know
how scary
this is for you and is for me?
oh do you you really know?
do you really know? oh..

natasha
all i can do
is write a song for you
natasha
oh natasha

for you i sit alone on the cozy ground floor
on a bench by the garden
waiting also
waiting for love and thinking of all of the
catty remarks i also swallow

and as i've often asked before
does anybody know
how scary
this is for you and is for me?
does anybody know?
anybody know? oh...

natasha
all i can do
is write a song for you
natasha
oh natasha
all i can do
is write a song for you
natasha

Geceler

Uzun zamandır yokum ortalarda çünkü uzun zamandır yazacak zaman ve güç bulamıyorum kendimde. Zaten sıkıcıyımdır büyük ihtimalle. Bu hafta genelde Ankara Caz Festivali'yle geçti. Bizim radyo basın sponsoru olunca tabii boyle güzel konserlere gitmemek ayıp olur. Gerçi tek ciddi ciddi izleyen ben oldum sanırsam.

Peter King Quartet'le coştuk, Lica Cecato ile bossanova'nın dibine vurduk -ki Girl From Ipanema bile söyledi, söylemese garip kaçardı- ve TRT İstanbul Radyosu Caz Orkestrası'yla geçmiş caz standartlarına geri döndük. Peter King'de radyodan Gamze'lerle, Lica Cecato'da Eskişehir'den Can'la ve Caz Orkestrası'nı Emre'yle izledim. Şimdi bakıyorum da hiç yalnız kalmamışım.

Herneyse. Can geldi Eskişenir'den. İçip dibine vurmak için. 24 Kasım'da Radyo ODTÜ Queen Gecesi geleneksel oldu artık, Lica Cecato'dan çıktıktan sonra hemen Manhattan'a gittik. Tıklım tıklımdı ve radyodaki insanların neredeyse hepsi oradaydı. Geçtiğimiz sene yine karaoke yarışması vardı ve orada başarılı olmuştuk Ali'yle. Bu seferde şansımızı deneyelim dedik. Herşey güzel gidiyordu sadece bir-iki ölçü kaçırana kadar. Tam "Blood on your face!" diye bağırırken arkada müzik "We will rock you!" diye şakımaya başlayınca toparlaması hem zor oldu, hem de bir daha kendimize gelemedik. Vefik sağolsun bizi kurtardı iyice rezil olmaktan. Gecenin ganimetiyse iki şişe bira oldu, o da katıldığımız için yarışmaya.

Ertesi gün Can geri döndü Eskişehir'e ve Emre bir süredir Ankara'daydı. Biz de onunla Harry Potter and The Goblet of Fire'a gittik. Film hiç fena değildi. Yine bir sürü şeyi atlamışlardı ve ben sinirlendim, ancak eğlendiğimi de itiraf etmeliyim. Özellikle klasik bir balo sahnesinden sonra çocukların hepsinin Jarvis Cocker'la eğlenmesi hoşuma gitti. Hemen sıkıştırıvermişler büyücü dünyasına ama iyi gitmiş. Cuma günleri pek sosyal aktivite yapamıyordum. İyi geldi sinemaya gitmek.

Cumartesi günüyse neredeyse tüm gün evdeydim ve tembellik yaptım. Oturdum müzik dinledim, çamaşır yıkadım ve bulaşıkları hallettim. "Ev hanımı günü" Emre'nin bana gelmesiyle sonlandı. Yine evde takıldık bir süre ancak çok acıktık ve konsere gitmek gerekiyordu. Hemen yola çıktık. Ankara ve iğrenç trafiği. Üstüne yağmur yağınca tahmin etmesi zor değil. ODTÜ A1 kapısından girdiğimde hep bir rahatlama yaşıyorum. Neyse. Konser bitti ancak gece bitmedi. Saklıkent'te Britpop parti vardı. Hemen oraya yollandık. Suitcase çıkıyordu, ancak izlediğimiz o grup değildi mutlaka. Vokalist tamam kendini hep birşey zanneden bir adam da, bari birazcık Mi çalarken grup Mi ile söyleseydi. Detone olmak bu kadar olur. Arkada back vokal yapan gitarist söylemeye başladığında ne kadar rahatladığımı anlatamam. Hemen kaçtık oradan. Sonra Başar'a gittik. Orada kaldım ve şimdi evimdeyim.

Biliyorum çok boşlanmış bir günlük yazısı oldu, bu seferlik böyle.

Alt Sokak ve Muzo'nun iPod Günlüğü

Podcast. Yeni blog olayi. iTunes'daki ilk Türkçe podcast ise Alt Sokak!

1) Alt Sokak her cuma saat 22'de Radyo ODTÜ'de Tuçe'yle yaptığımız alternatif müzik programı. Dinlemek için iTunes linki aşağıda;

http://phobos.apple.com/WebObjects/MZStore.woa/wa/viewPodcast?id=81296612&s=143441

Eğer iTunes'unuz yoksa buyrun feed linki;

http://homepage.mac.com/muzocan/podcast.xml


2) Bir de deneme olarak yaptığım bir podcast var. Muzo'nun iPod Günlüğü. Bu da iTunes podcast kategorisine girdi. iTunes linki;

http://phobos.apple.com/WebObjects/MZStore.woa/wa/viewPodcast?id=92691735&s=143441

Eğer iTunes yoksa;

http://homepage.mac.com/muzocan/muzoipod.xml


Denenmeli ve geri bildirim yapılmalı bence. Şu adrese; muzocan@gmail.com

Pazar ve Pazartesi

Zaman istemesem de akıp gidiyor. Pek çok geride bırakmam şeyi bıraktım, hafızama yük bindirdim bazen. Bazen hiç uğraşmak istemedim. Ne diye ağırlaştırayım ki gereksiz bilgilerle kafamı.

Günler Nick Drake ve Elliott Smith'le geçiyor hala ama ben daha iyiyim. Sınavlar başladı ve ortalama sonuçlar peşindeyim. Finallere ve ödevlere biraz ağırlık vermeli yoksa her zamanki sonuçlarla karşılaşmam olası. Herneyse. Kafa dağıtmak için iyi yöntemlerden biri.

1) Müzik dinlemek.

Müzik bana birçok şeyi hatırlatıyor. Ancak John Scofield, Spin Doctors veya Jacques Loussier Trio dinleyince insan biraz da olsa uzaklaşıyor dünyadan.

2) Kendini biraz işe vermek.

Bu güzel gerçekten. İyi bir çözüm gibi duruyor. Pazar günü, ertesi gün sınavım olmasına rağmen çok eğlendim. Neden? Şöyle ki, radyonun insanları kaynaştırıcı ve daha kaliteli yayın için hazırladığı workshop'lar başladı. Bütün gün sınava mı çalışsam, yoksa workshop'a mı gitsem diye kararsızken birden "Gidiyorum" dedim. İyi ki de gitmişim. Sunum tekniklerinde spontane konu üzerine konuşmada kısıtlı dakikalar yüzünden çuvalladım. Rock'n Roll yarışmasında Foreigner'ın ismi aklıma gelmedi. Yine çuvalladım ama dediğim gibi eğlendim. Zaman geçti en azından. Ah Urgent, yaktın beni.

3) Kendini arkadaşlara vermek.

Arkadaşlar farketmese de duygu kurtarıcılar bence. Bir yerlere çağırılmak ve beraber bişeyler yapmak özlediğim birşeydi. Ankara'da böyle tabii. Eskişehir'deki yakın dostum Can'la hep görüşüyorum. Neyse. Haftasonu radyodan Aybüke beni davet etti. Whattz Up'a gittik ev arkadaşları ve kalabalık başka bir grupla. Şirin kızlarda vardı bu arada. Ehem.. Müzik grubundan bahsedeyim. Bilmem kaç sene önce izlediğimde o kadar iyi değillerdi ancak şimdi kendilerini aşmış gözüküyorlar. Klavye oturmuş ve gitarist de hiç fena değil. Bilinen coverları gerçekten iyi yorumladılar. Buna Depeche Mode, Enjoy The Silence'da dahil.

Bir başka müzik grubu da radyoda kurduğumuz Rock'n Rock projesi. Daha grubun ismi koyulmadı. Ben de merakla bekliyorum. Pazartesi iki sınavdan yorgun argın çıktım ve dosdoğru radyoya gittim. Elimde ağır gitar amfim ve sırtımda bas gitarım. Vefik yayından çıktı ve kendimizi dar prodüksiyon stüdyosuna kapadık. Aslında saatler öncesinden dayanamayıp çalışmaya başlamıştık biz. Elim ağrıyordu. Ancak okuldan çıktığım anla orada olduğum an arasında dağlar kadar fark olduğunu hissettim. Yorgun değildim. Çalışma saat 1'e kadar devam etti. Sonrasında başka hangi şarkıları yapabiliriz diye mutfağa geçip fikirleri döktük. Çok ama çok iyi zaman geçirdim. Oradan çıkınca eve gelmeye o kadar çekinmedim. Çünkü arkadaşlarımın ertesi gün hala orada olacaklarını biliyordum.

Eve dönerken iPod'da U2 çalıyordu. Original of Species. Ne kadar güzel bir şarkı bu.

Gunler

Eskişehir'den geleli birkaç gün oldu ancak özledim yine. Babam ve arkadaşlarım orada. Gece çıkmak, çıktıktan sonra eve dönmek kolay. Ucuz ve bir süreden sonra yolda geçen simalar daha tanıdık gelmeye başlıyor. Biraz daha küçük bir Ankara. Ancak Porsuk Çayı, Eskişehir'in artısı. Ankara'da Kuğulu Park'tan başka seçeneğim yok gibi.

Bugün İtalyan Kültür'den yorgun argın dönerken sadece Kuğulu Park'tan geçerken mutluydum. Kulağımda E.S.T.'in "Tide Of Trepidation"ı vardı. Yürürken ağzımdan nem yüzünden buhar çıkmaya başladı ve rahat nefes aldığımı hissettim. Adımlarımı yavaşlattım. Çok güzel bir duygu. Akşam saatleri siz de deneyin.

Herneyse. Son günlerde evde gerçekten sıkılıyorum. Okul iyi gidiyor, hatta migren yüzünden çalışamadığım sınavdan iyi bir sonuç bekliyorum. Yavaştan ders çalışmaya başladım. Öyle ya da böyle bir düzene girmem gerekirdi. Hala aşk acı çekiyor muyum? Evet çekiyorum, ama daha çabuk toparlanmak için bazı yollara başvurmuyorum değil. Bir sürü yeni insanla tanışmak gibi. Böyle hissedince şu sıralar, daha caz ve yaramaz şarkılar dinlemek güzel. Yeni yetme, Jamie Cullum'ın "Get Your Way" şarkısı şu sıralar favorim.

Eve döndüm, yarın okul var ve bir sürü notu tamamlamak için o insan, bu insan koşturmalıyım. Bitmeli bu okul artık. Çalışmalıyım, çalışmalıyım ve çalışmalıyım...

Hay ve Dylan

Çok ama çok özlüyorum gerçekten. Üzgünüm olanlar için. Yapılabilecek birşey olsa gerçekten yapmaya hazırım. Resimlere bakıp ağlamak, yaptıklarımızı düşünmek ve bir anda ilişkinin bitmesi. Acı veriyor sürekli bu insana. Birçok insan gereksiz, yapma ve değmezmiş diyor. Başkaları için olsa belki geçerli olurdu ama bu, bu çok farklı. Düşündükçe ne kadar üst düzeyde bir ilişki yaşamışız ve ne kadar çabuk bunu harcamışız. Bir şans deyip etrafta dolanıyorum. Günlük işlerimi hallediyorum, kitabımı okuyorum, müziğimi dinliyorum ve filmimi izliyorum. Bunları önceden de yapardım. Ancak bunları Ayşe'yle beraber yapmak ne kadar zevkliymiş. Anlamsız belki.

İki şarkı şu sıralar aklımda ve playlistimde. Biri Colin Hay, diğeri Bob Dylan. Sözlerini buraya geçmeden bugünü tamamlamış sayılmam. Daha radyoya gidip dünkü işimi halletmeliyim. Evde yalnız kalmak sanırım bana yaramıyor.

Colin Hay - I Just Don't Think I'll Ever Get Over You

I drink good coffee every morning
Comes from a place that's far away
And when I'm done I feel like talking
Without you here there is less to say
I don't want you thinking I'm unhappy
What is closer to the truth
That if I lived till I was 102
I just don't think I'll ever get over you
I'm no longer moved to drink strong whisky
'Cause I shook the hand of time and I knew
That if I lived till I could no longer climb my stairs
I just don't think I'll ever get over you
Your face it dances and it haunts me
Your laughter's still ringing in my ears
I still find pieces of your presence here
Even after all these years
But I don't want you thinking I don't get asked to dinner
'Cause I'm here to say that I sometimes do
Even though I may soon feel the touch of love
I just don't think I'll ever get over you
If I lived till I was 102
I just don't think I'll ever get over you

Bob Dylan - Mama, You Been On My Mind

Perhaps it's the color of the sun cut flat
An' cov'rin' the crossroads I'm standing at,
Or maybe it's the weather or something like that,
But mama, you been on my mind.

I don't mean trouble, please don't put me down or get upset,
I am not pleadin' or sayin', "I can't forget."
I do not walk the floor bowed down an' bent, but yet,
Mama, you been on my mind.

Even though my mind is hazy an' my thoughts they might be narrow,
Where you been don't bother me nor bring me down in sorrow.
It don't even matter to me where you're wakin' up tomorrow,
But mama, you're just on my mind.

I am not askin' you to say words like "yes" or "no,"
Please understand me, I got no place for you t' go.
I'm just breathin' to myself, pretendin' not that I don't know,
Mama, you been on my mind.

When you wake up in the mornin', baby, look inside your mirror.
You know I won't be next to you, you know I won't be near.
I'd just be curious to know if you can see yourself as clear
As someone who has had you on his mind.

Yolculuk sonu..

Sanırım uzun bir süre - 1 hafta kadar - yolculuk yapmayacağım. Yorulmadım ancak biraz derslere gidip gelmem gerek. Fırsat olsa yurt dışına çıksam, orada uzun bir süre kalsam. Mesela, İrlanda sahilleri. Veya İngiltere'nin herhangi bir sahili. İtalya'da olur. Farketmez. Çok param olsun, kendi evim olsun ve akşam insanların arasına karışıp Pub'da içsem. Akşam sevdiğim Brit gruplardan biri çıksa, fena mı?

Ankara gri ve yağmurlu olduğunda daha çekilebilir. Yağmur damlaları pencereden süzülürken arkada belki Coldplay'in Parachutes albümü iyi gidebilir. Daha bir çok müzik olur ama şimdi bunu dinlemeyi uygun gördüm. Don't Panic'le açılan albüm hep etkilemiştir beni. Basit ama dolduruyor yavaşça içimi.

Bayramda Eskişehir'de kafa dağıtma yolu olarak içmeyi uygun gördüm. Pek çok insanın yaptığı gibi. Bir Tekel bayii ile yaptığım konuşma sonucu bayramda satışların biraz arttığını öğrendim. Güzel bir iki kafe ve içilecek birkaç mekan dışında pek bir yer yok Eskişehir'de ancak arkadaşlarım yanımda olunca eğlendim doğal olarak. Uzun zamandır görmediğim insanları da gördüm.

Bol bol DVD izledim. Bir sinema delisi, uzun zamandır film izlemiyor. Siz düşünün halimi. Başına oturunca 6-7 saat kalkamadım. Sanırım favori filmim yine mutluluk dozajı yüksek The Sound of Music. Bu filmde ayrı bir sihir var, ne olduğunu çözemedim. Saflık, sevgi ve mutluluk. Keşke o çocuklardan biri olsam diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Daha ne kadar kaçacaksın sorusuna sanırım hala verilecek bir cevabım yok. Yaşama tutunmaya çalışıyorum ama gerçekten. Neden basit bir olayı bu kadar abarttığımı da bilmiyorum.

Ankara'ya geri dönecek olursak, yine burası aynı yer. Ancak daha sessiz. Cumartesi olmasına rağmen sokaktan geçen arabalar birkaç tane. Soğuk diye mi düşünüyorum, olamaz. Boxer'la oturmam evde mümkün olmazdı. Sanırım dışarı çıkıp, iPod'u alıp, biraz yürüdükten ve karnımı doyurduktan sonra Alt Sokak Podcast'i ile uğraşmaya radyoya gitsem iyi olacak.

Apple Günleri ve İstanbul (Bonus: Eskişehir)

Nerden başlamalı? Hmm..

28 Ekim 2005. Radyo ODTÜ'de Alt Sokak'tan çıktım, podcast'i upload etmeye hazırladım ve ertesi gün devam eden Apple Günleri'ne yola çıktım. Her zamanki İstanbul ziyaretlerimden farklıydı bu. Sonuçta kalacağım yer farklı, göreceğim insanlar ve yerler farklıydı.

Sabahın köründe İstanbul'daydım. Yağmurdan sırılsıklam olmama az kalmıştı ama ben hazırlıklıydım. Bu sefer beni savunmasız yakalayamadı İstanbul. Bostancı'da bana kız kardeşim kadar yakın olan Gökçe'de kalacaktım. Onu da kaldırdım sabahın köründe, sağolsun kahvaltı bile hazırlamış. Ben heyecanlıydım Apple Günleri için. Kahvaltımızı yaptık, ben duş aldım, Gökçe hazırlandı ve yollara düştük. Beşiktaş'a giden vapuru kaçırdık ve çisil yağmurun altında kaldık. Bu iki tane çay içmemize engel olmadı.

Avrupa yakasına geçtik, oradan taksiyle Harbiye'deki sergi salonuna vardık. Heryerde Apple IMC'nin bayrakları dalgalanıyordu. Güzel görüntüydü gerçekten. Burada iChat'te ve MSN'de uzun süredir konuştuğum ancak bir türlü görüşme fırsatı bulamadığım arkadaşlarımla tanıştım. Herbiri harika insanlar. Podcast'imize de hem geri dönüş, hem de bir sürü tebrik aldım. Yaptığınız şeyin sevdiğiniz şey olması ve bunun için insanların takdirini almanız gerçekten güzel bir şey. Bu arada sergilenen iPod'lar ve iMac'lerin içinde Alt Sokak'ın da yer alması gözümden kaçmadı. Farklı projeler için teklifler de geldi tabii, bunları değerlendirmek gerekiyor mutlaka.

Saatler boyunca yeni bilgisayarlarla oynadım ve seminerlere katıldım. Hatta iSight'la Ankara'dan Apple Günleri'ne gelemeyen arkadaşıma yayın yaptım. Bu teknolojiye sahip olmak ve onu bu amaçlar için kullanabilmek gerçekten güzel. Kabul ediyorum, ben-bir-Apple-fanatiğiyim. Bu fuarda benim gibi bir çok insanla tanışmak harikaydı.

Güzel bir günün ardından Gökçe, erkek arkadaşı Yalçın ve Evren ile fuardan çıktık. Alemlere dalma kararı aldık. İlk Nişantaşı'nda karnımızı doyurduk, sonra Taksim'e gittik. Gizli Bahçe'ye. 70'ler disko çalıyordu şansımıza. Eğlenmek için bire bir. Uzunca bir süre kafaları çektikten sonra ve grubumuzun biraz popülasyonu artmış olarak Indigo'ya geçtik. Muzaffer yaptı yapacağını ve dans etti. Geri dönüşler sonucunda o kadar da kötü dans etmediğim ortaya çıktı. Sevindim tabii bu duruma. Hatta uzun süre birisiyle dans ettim. Mmmmm.. Birisi işte. Son ana kadar bizimle gelme fikrindeydi ancak hep bir arkadaş çıkar ve durum tamamen değişir. Burada fikir değiştiren etmen bir kız arkadaştı ve eylemleri Indigo'da daha fazla kalıp eğlenmekti. Ben DJ'in kötülüğüne dayanamayacaktım daha fazla. Zaten Gökçe'lerde toparlanmışlardı.

Hepimiz Bambi'de kaşarlı dürümlerimizi yuttuk ve bir taksiye atlayıp eve döndük. Ben zaten eve döner dönmez sızmışım...

Ertesi günde benzer geçti. Bu sefer Evren ve arkadaşı Ömer'le gittik Apple Günleri'ne. Saat 15'teki sunumda Alt Sokak'tan bahsedecekti Tansu Bey, Apple IMC müdürü. Ben en arkada oturuyordum. Bizden bahsetti ve "Alt Sokak ekibi burada mı?" diye sordu. Ben elimi kaldırdım, bütün kafalar bir anda bana doğru döndü. Sanırım bu anı hep hatırlayacağım. Yaşayan ne hissettiğimi mutlaka bilir.

Akşam üzeri dönmem gerekiyordu Ankara'ya. Bu zamana kadar Evren ve Ömer eşlik etti bana. Sonra yine yolculuk. Yine Ankara. Pazartesi günüyse bir süre radyoda geçirdim, aylak aylak orada dolandım ve bir yolculuk daha. Bum! Eskişehir'deyim yine. Mobil hayatın sınırlarına vurmuş durumdayım. Yorulmadım ama hala. Hatta arkadaşım Can ile içiyoruz bile. Gitar çalıyoruz, yakın zamanda bitecek Jeff Buckley, Dream Brother. Her şey yoluna girdi sanırım. Bir şekilde...