Yeni yıl dilekleri.. Hayır, şarhoş değilim..

Herkese mutlu yıllar.. Umarim bol gökkuşaklı, ağaçlara daha fazla sarıldığımız ve içimizdeki neyse dışımızdakinin de öyle olduğu şeffaf bir yıl olur.. Kendinize iyi bakın, mutlu olun..

E.S.T. ve haftasonu..

Günler yoğun, karmaşık ve belirsiz geçiyordu. İki gün öncesine kadar bazı şeyler belirginleşti. Hayatımda almam gereken bazı kararları sonunda aldım. Belirginleşen şeylerden biriyse 8 aralıktaki E.S.T. konseriydi. Esbjorn Svensson Trio'yu yaklaşık bir aydan fazla bir süredir bekliyordum. Yeni çıkan Viaticum albümlerini aldığımdan beri. Karmaşık yapılı ve sakin ama sessiz olmayan bir albüm. Sanırım tam bana göre bir albüm şu sıralar. Bu konserin tarihini 9 aralık diye biliyordum son haftaya kadar. Neyse ki konsere birkaç gün kala afişlerden birini gördüm ve o dinletinin bir parçası oldum.



Sanırım bunca yıldır ODTÜ Kültür Kongre Merkezi'nde tanık olduğum en güzel konserlerden biriydi. Charlie Haden'ı da izleme şansı buldum ama nedense bu konserin tadı damağımda hala. Tide of Trepidation ve The Unstable Table & The Infamous Fable. Bunları çaldıkları an zaten Muzaffer dünyadaki en mutlu insandı. Tüm konseri düşünüp, bir de albümden çaldıklarıyla Thelonious Monk yorumlarıyla çarparsanız çıkacak 20 sıfırlı sayıyı okumakta zorluk çekebilirsiniz. Küçük bir dipnot; albümümü imzalatma şansı da buldum.

Konserden çıktıktan sonra içmeye gittik. Tıpkı dün gibi. Cumartesi günü İstanbul'dan Ali, Eskişehir'den Gülçin - Ali'nin nişanlısı artık - ve Ali'nin kardeşi Ece geldiler. Uzun zamandır görüşme fırsatı bulamıyorduk. Sonunda yeni evime de uğrama şansı buldular. Gün boyunca gezdik, oradan mum al, şurada elbise bak, buradan saatlere göz at.. vs. Yorulduk ama iyi vakit geçirdik. Elimizde dergiler ve hediyelerle günü geçirdik. Bugün arkadaşımın doğum günüydü hatta, ona hediye bile aldım. Kararsızımdır doğumgünü hediyelerinde ancak bu sefer ne istediğimi iyi biliyordum. Uzun süredir kız arkadaşı yok kendisinin, bende yardımcı olsun diye kendisine FHM'in 2006 takvimli özel sayısıyla duş jeli aldım. (Duş jeli ne alaka diyenler, anlayan anladı.) Ali'lerle kahve içtik ve bişeyler yedik. Eve dönerken elbette elimizdeki siyah poşetlerden biri 3 şişe kırmızı şarap barındırıyordu. Mmmmm..



Mumlarımızı yaktık, arkada iyi bir müzik ve kırmızı şarap. Tabii gecenin ilerleyen saatlerinde yine dayanamayıp Grace albümünü koydum pikaba. Bu kadar güzel bir albüm olabilir mi? Hiç sanmıyorum. Neyse. Konuyu dağıttım yine. Sohbet ettik, biraz gelecekten ve biraz geçmişten konuştuk. Sonra hep beraber film izledik. Sabah güzel bir kahvaltı yaptık. Evden dışarı çıktık ve ben radyoda iki haftada bir yapılan workshop'a yetiştim. Diksiyon ve nefes alma teknikleri. Herkes güldü ve herkes çok koşmaktan yorulmuş bir köpek gibi nefes aldı. Diyaframımızı çalıştırmalıyız. Rahat olmamız gerekiyordu, sinirler bozuldu ve insanlar meditasyon sırasında içinden kıs kıs güldü. Gözlerimizi kapatıp gün ışıklı ormana girdiğimizde her nedense aklıma Power Animal geldi. Soğuk bir mağarada Tyler Durden ve "slide" deyip kayıp giden bir penguen. Ne olursa olsun rahatladığımı hissettim ama. Tabii ki Calm Sea and Prosperous Voyage, Op. 27, Mendelssohn dinlemek kadar etkisi olmadı.

Böylece geçti haftasonum. Zaman gerçekten çabuk geçiyor. Yine pazartesi ve yine sunum zamanı geldi bile...

Öldüm mü?

Araba. En büyük kolaylıklardan biri. İstediğiniz yere, yeter ki benzin olsun, sizi götürebilir. Tabii ki dikkatli kullanıp bir kazaya yol açmazsanız. Ehliyet alalı tam 6 ay oldu ve bunu farkeden sarhoş sürücülerden biri hemen gelip beni buldu. Halbuki o gece gerçekten güzel gidiyordu taa ki ara yoldan bu adam çıkana kadar.

Elbette bende içkiliydim ancak algılarım kesinlikle yerindeydi. Ben gayet dikkatli ve biraz hızlı giderken, ara yoldan çıkıp önüme direksiyonu kırdı. Sonuç:





Hasarlı bir araba. Ağrılı günler, az kesikli ve burkulmuş bir el, hafif baş ağrısı. Ayrıca 6 ay ehliyetime el konuldu. (Bu tıpkı radyolojide çalışan teknikerlerin zorunlu tatili gibi. Zaten tam 6 aydır kullanıyordum araba.) Herneyse. Sigorta masrafı işin içine alkol girdiği için ödemiyor. Zaten kazanın olduğu sabah yeni bir araba almaya karar vermiştik. Garip rastlantılardan biri de bu. Arabacık istenmediğini anlayıp intihar etti belki de. Hatta kaza sırasında iPod'da Belle and Sebastian - Get Me Away From Here I'm Dying çalıyordu.

Babam çok üzüldü. Sanırım benim üzüldüğüm tek şey bu oldu. Zaten annemin acısı daha yeni, bir de böyle bir şey üstüne gelince daha da durum kötü oldu. Kaza gecesi çok yardımcı oldu bana. Zaten arayacak başka kim var ki bu durumda. Eve döndüğümde uzun zamandır yapmadığım bir şeyin ihtiyacını duydum. O da babamın yanında uyumak.

Geç yattık ancak erken kalktık ki, kaza raporu vs. halledebilelim diye. Hepsini hallettik ve yine şans eseri öğleden sonra saat 2'de kalkan Katil Koç otobüsünü yakaladım. Bu otobüsün içinde Ankara'ya dönmekte olan Tuçe'de vardı. Beraber geldik ve şimdi ağrılar içinde bu yazıyı yazıyorum.

Ha, bu arada otobüste bir hınzırlık geldi aklıma. Hep bakarım ve sinir olurum bazı reklamlara. Bu cep telefonu olur, Game Boy reklamı olur, kredi kartı veya bir iPod reklamı olur. Mutlaka düzgün elli bir 'el mankeni' kullanırlar bu resimlerde. Ben de bu iPod reklamından yola çıkarak şöyle bir fotoğraf çektim.



İlginç değil mi? Herneyse, hasta bir espiri anlayışı tabii. Ağrılar daha fazla artmadan bir ağrı kesici alsam ve elime pansuman yapsam iyi olacak... Hala yaşıyorum bu arada..

Nip Tuck

Neden böyle duygular uyanıyor hala? Yanlış olan ne? Hala? Neden eksik hissediyorum kendimi? Nip Tuck'ta çıkan şu şarkı yüzünden neden gözyaşı döküyorum? Rufus Wainwright, Natasha.

you walk alone in the valley of life
in the shadow of love under the trees of happiness

you walk alone like a baby unborn
like a father unknown
like a pocket penniless

i'm happy that you really care
but do you really know
how scary
this is for you and is for me?
oh do you you really know?
do you really know? oh..

natasha
all i can do
is write a song for you
natasha
oh natasha

for you i sit alone on the cozy ground floor
on a bench by the garden
waiting also
waiting for love and thinking of all of the
catty remarks i also swallow

and as i've often asked before
does anybody know
how scary
this is for you and is for me?
does anybody know?
anybody know? oh...

natasha
all i can do
is write a song for you
natasha
oh natasha
all i can do
is write a song for you
natasha

Geceler

Uzun zamandır yokum ortalarda çünkü uzun zamandır yazacak zaman ve güç bulamıyorum kendimde. Zaten sıkıcıyımdır büyük ihtimalle. Bu hafta genelde Ankara Caz Festivali'yle geçti. Bizim radyo basın sponsoru olunca tabii boyle güzel konserlere gitmemek ayıp olur. Gerçi tek ciddi ciddi izleyen ben oldum sanırsam.

Peter King Quartet'le coştuk, Lica Cecato ile bossanova'nın dibine vurduk -ki Girl From Ipanema bile söyledi, söylemese garip kaçardı- ve TRT İstanbul Radyosu Caz Orkestrası'yla geçmiş caz standartlarına geri döndük. Peter King'de radyodan Gamze'lerle, Lica Cecato'da Eskişehir'den Can'la ve Caz Orkestrası'nı Emre'yle izledim. Şimdi bakıyorum da hiç yalnız kalmamışım.

Herneyse. Can geldi Eskişenir'den. İçip dibine vurmak için. 24 Kasım'da Radyo ODTÜ Queen Gecesi geleneksel oldu artık, Lica Cecato'dan çıktıktan sonra hemen Manhattan'a gittik. Tıklım tıklımdı ve radyodaki insanların neredeyse hepsi oradaydı. Geçtiğimiz sene yine karaoke yarışması vardı ve orada başarılı olmuştuk Ali'yle. Bu seferde şansımızı deneyelim dedik. Herşey güzel gidiyordu sadece bir-iki ölçü kaçırana kadar. Tam "Blood on your face!" diye bağırırken arkada müzik "We will rock you!" diye şakımaya başlayınca toparlaması hem zor oldu, hem de bir daha kendimize gelemedik. Vefik sağolsun bizi kurtardı iyice rezil olmaktan. Gecenin ganimetiyse iki şişe bira oldu, o da katıldığımız için yarışmaya.

Ertesi gün Can geri döndü Eskişehir'e ve Emre bir süredir Ankara'daydı. Biz de onunla Harry Potter and The Goblet of Fire'a gittik. Film hiç fena değildi. Yine bir sürü şeyi atlamışlardı ve ben sinirlendim, ancak eğlendiğimi de itiraf etmeliyim. Özellikle klasik bir balo sahnesinden sonra çocukların hepsinin Jarvis Cocker'la eğlenmesi hoşuma gitti. Hemen sıkıştırıvermişler büyücü dünyasına ama iyi gitmiş. Cuma günleri pek sosyal aktivite yapamıyordum. İyi geldi sinemaya gitmek.

Cumartesi günüyse neredeyse tüm gün evdeydim ve tembellik yaptım. Oturdum müzik dinledim, çamaşır yıkadım ve bulaşıkları hallettim. "Ev hanımı günü" Emre'nin bana gelmesiyle sonlandı. Yine evde takıldık bir süre ancak çok acıktık ve konsere gitmek gerekiyordu. Hemen yola çıktık. Ankara ve iğrenç trafiği. Üstüne yağmur yağınca tahmin etmesi zor değil. ODTÜ A1 kapısından girdiğimde hep bir rahatlama yaşıyorum. Neyse. Konser bitti ancak gece bitmedi. Saklıkent'te Britpop parti vardı. Hemen oraya yollandık. Suitcase çıkıyordu, ancak izlediğimiz o grup değildi mutlaka. Vokalist tamam kendini hep birşey zanneden bir adam da, bari birazcık Mi çalarken grup Mi ile söyleseydi. Detone olmak bu kadar olur. Arkada back vokal yapan gitarist söylemeye başladığında ne kadar rahatladığımı anlatamam. Hemen kaçtık oradan. Sonra Başar'a gittik. Orada kaldım ve şimdi evimdeyim.

Biliyorum çok boşlanmış bir günlük yazısı oldu, bu seferlik böyle.

Alt Sokak ve Muzo'nun iPod Günlüğü

Podcast. Yeni blog olayi. iTunes'daki ilk Türkçe podcast ise Alt Sokak!

1) Alt Sokak her cuma saat 22'de Radyo ODTÜ'de Tuçe'yle yaptığımız alternatif müzik programı. Dinlemek için iTunes linki aşağıda;

http://phobos.apple.com/WebObjects/MZStore.woa/wa/viewPodcast?id=81296612&s=143441

Eğer iTunes'unuz yoksa buyrun feed linki;

http://homepage.mac.com/muzocan/podcast.xml


2) Bir de deneme olarak yaptığım bir podcast var. Muzo'nun iPod Günlüğü. Bu da iTunes podcast kategorisine girdi. iTunes linki;

http://phobos.apple.com/WebObjects/MZStore.woa/wa/viewPodcast?id=92691735&s=143441

Eğer iTunes yoksa;

http://homepage.mac.com/muzocan/muzoipod.xml


Denenmeli ve geri bildirim yapılmalı bence. Şu adrese; muzocan@gmail.com

Pazar ve Pazartesi

Zaman istemesem de akıp gidiyor. Pek çok geride bırakmam şeyi bıraktım, hafızama yük bindirdim bazen. Bazen hiç uğraşmak istemedim. Ne diye ağırlaştırayım ki gereksiz bilgilerle kafamı.

Günler Nick Drake ve Elliott Smith'le geçiyor hala ama ben daha iyiyim. Sınavlar başladı ve ortalama sonuçlar peşindeyim. Finallere ve ödevlere biraz ağırlık vermeli yoksa her zamanki sonuçlarla karşılaşmam olası. Herneyse. Kafa dağıtmak için iyi yöntemlerden biri.

1) Müzik dinlemek.

Müzik bana birçok şeyi hatırlatıyor. Ancak John Scofield, Spin Doctors veya Jacques Loussier Trio dinleyince insan biraz da olsa uzaklaşıyor dünyadan.

2) Kendini biraz işe vermek.

Bu güzel gerçekten. İyi bir çözüm gibi duruyor. Pazar günü, ertesi gün sınavım olmasına rağmen çok eğlendim. Neden? Şöyle ki, radyonun insanları kaynaştırıcı ve daha kaliteli yayın için hazırladığı workshop'lar başladı. Bütün gün sınava mı çalışsam, yoksa workshop'a mı gitsem diye kararsızken birden "Gidiyorum" dedim. İyi ki de gitmişim. Sunum tekniklerinde spontane konu üzerine konuşmada kısıtlı dakikalar yüzünden çuvalladım. Rock'n Roll yarışmasında Foreigner'ın ismi aklıma gelmedi. Yine çuvalladım ama dediğim gibi eğlendim. Zaman geçti en azından. Ah Urgent, yaktın beni.

3) Kendini arkadaşlara vermek.

Arkadaşlar farketmese de duygu kurtarıcılar bence. Bir yerlere çağırılmak ve beraber bişeyler yapmak özlediğim birşeydi. Ankara'da böyle tabii. Eskişehir'deki yakın dostum Can'la hep görüşüyorum. Neyse. Haftasonu radyodan Aybüke beni davet etti. Whattz Up'a gittik ev arkadaşları ve kalabalık başka bir grupla. Şirin kızlarda vardı bu arada. Ehem.. Müzik grubundan bahsedeyim. Bilmem kaç sene önce izlediğimde o kadar iyi değillerdi ancak şimdi kendilerini aşmış gözüküyorlar. Klavye oturmuş ve gitarist de hiç fena değil. Bilinen coverları gerçekten iyi yorumladılar. Buna Depeche Mode, Enjoy The Silence'da dahil.

Bir başka müzik grubu da radyoda kurduğumuz Rock'n Rock projesi. Daha grubun ismi koyulmadı. Ben de merakla bekliyorum. Pazartesi iki sınavdan yorgun argın çıktım ve dosdoğru radyoya gittim. Elimde ağır gitar amfim ve sırtımda bas gitarım. Vefik yayından çıktı ve kendimizi dar prodüksiyon stüdyosuna kapadık. Aslında saatler öncesinden dayanamayıp çalışmaya başlamıştık biz. Elim ağrıyordu. Ancak okuldan çıktığım anla orada olduğum an arasında dağlar kadar fark olduğunu hissettim. Yorgun değildim. Çalışma saat 1'e kadar devam etti. Sonrasında başka hangi şarkıları yapabiliriz diye mutfağa geçip fikirleri döktük. Çok ama çok iyi zaman geçirdim. Oradan çıkınca eve gelmeye o kadar çekinmedim. Çünkü arkadaşlarımın ertesi gün hala orada olacaklarını biliyordum.

Eve dönerken iPod'da U2 çalıyordu. Original of Species. Ne kadar güzel bir şarkı bu.

Gunler

Eskişehir'den geleli birkaç gün oldu ancak özledim yine. Babam ve arkadaşlarım orada. Gece çıkmak, çıktıktan sonra eve dönmek kolay. Ucuz ve bir süreden sonra yolda geçen simalar daha tanıdık gelmeye başlıyor. Biraz daha küçük bir Ankara. Ancak Porsuk Çayı, Eskişehir'in artısı. Ankara'da Kuğulu Park'tan başka seçeneğim yok gibi.

Bugün İtalyan Kültür'den yorgun argın dönerken sadece Kuğulu Park'tan geçerken mutluydum. Kulağımda E.S.T.'in "Tide Of Trepidation"ı vardı. Yürürken ağzımdan nem yüzünden buhar çıkmaya başladı ve rahat nefes aldığımı hissettim. Adımlarımı yavaşlattım. Çok güzel bir duygu. Akşam saatleri siz de deneyin.

Herneyse. Son günlerde evde gerçekten sıkılıyorum. Okul iyi gidiyor, hatta migren yüzünden çalışamadığım sınavdan iyi bir sonuç bekliyorum. Yavaştan ders çalışmaya başladım. Öyle ya da böyle bir düzene girmem gerekirdi. Hala aşk acı çekiyor muyum? Evet çekiyorum, ama daha çabuk toparlanmak için bazı yollara başvurmuyorum değil. Bir sürü yeni insanla tanışmak gibi. Böyle hissedince şu sıralar, daha caz ve yaramaz şarkılar dinlemek güzel. Yeni yetme, Jamie Cullum'ın "Get Your Way" şarkısı şu sıralar favorim.

Eve döndüm, yarın okul var ve bir sürü notu tamamlamak için o insan, bu insan koşturmalıyım. Bitmeli bu okul artık. Çalışmalıyım, çalışmalıyım ve çalışmalıyım...

Hay ve Dylan

Çok ama çok özlüyorum gerçekten. Üzgünüm olanlar için. Yapılabilecek birşey olsa gerçekten yapmaya hazırım. Resimlere bakıp ağlamak, yaptıklarımızı düşünmek ve bir anda ilişkinin bitmesi. Acı veriyor sürekli bu insana. Birçok insan gereksiz, yapma ve değmezmiş diyor. Başkaları için olsa belki geçerli olurdu ama bu, bu çok farklı. Düşündükçe ne kadar üst düzeyde bir ilişki yaşamışız ve ne kadar çabuk bunu harcamışız. Bir şans deyip etrafta dolanıyorum. Günlük işlerimi hallediyorum, kitabımı okuyorum, müziğimi dinliyorum ve filmimi izliyorum. Bunları önceden de yapardım. Ancak bunları Ayşe'yle beraber yapmak ne kadar zevkliymiş. Anlamsız belki.

İki şarkı şu sıralar aklımda ve playlistimde. Biri Colin Hay, diğeri Bob Dylan. Sözlerini buraya geçmeden bugünü tamamlamış sayılmam. Daha radyoya gidip dünkü işimi halletmeliyim. Evde yalnız kalmak sanırım bana yaramıyor.

Colin Hay - I Just Don't Think I'll Ever Get Over You

I drink good coffee every morning
Comes from a place that's far away
And when I'm done I feel like talking
Without you here there is less to say
I don't want you thinking I'm unhappy
What is closer to the truth
That if I lived till I was 102
I just don't think I'll ever get over you
I'm no longer moved to drink strong whisky
'Cause I shook the hand of time and I knew
That if I lived till I could no longer climb my stairs
I just don't think I'll ever get over you
Your face it dances and it haunts me
Your laughter's still ringing in my ears
I still find pieces of your presence here
Even after all these years
But I don't want you thinking I don't get asked to dinner
'Cause I'm here to say that I sometimes do
Even though I may soon feel the touch of love
I just don't think I'll ever get over you
If I lived till I was 102
I just don't think I'll ever get over you

Bob Dylan - Mama, You Been On My Mind

Perhaps it's the color of the sun cut flat
An' cov'rin' the crossroads I'm standing at,
Or maybe it's the weather or something like that,
But mama, you been on my mind.

I don't mean trouble, please don't put me down or get upset,
I am not pleadin' or sayin', "I can't forget."
I do not walk the floor bowed down an' bent, but yet,
Mama, you been on my mind.

Even though my mind is hazy an' my thoughts they might be narrow,
Where you been don't bother me nor bring me down in sorrow.
It don't even matter to me where you're wakin' up tomorrow,
But mama, you're just on my mind.

I am not askin' you to say words like "yes" or "no,"
Please understand me, I got no place for you t' go.
I'm just breathin' to myself, pretendin' not that I don't know,
Mama, you been on my mind.

When you wake up in the mornin', baby, look inside your mirror.
You know I won't be next to you, you know I won't be near.
I'd just be curious to know if you can see yourself as clear
As someone who has had you on his mind.

Yolculuk sonu..

Sanırım uzun bir süre - 1 hafta kadar - yolculuk yapmayacağım. Yorulmadım ancak biraz derslere gidip gelmem gerek. Fırsat olsa yurt dışına çıksam, orada uzun bir süre kalsam. Mesela, İrlanda sahilleri. Veya İngiltere'nin herhangi bir sahili. İtalya'da olur. Farketmez. Çok param olsun, kendi evim olsun ve akşam insanların arasına karışıp Pub'da içsem. Akşam sevdiğim Brit gruplardan biri çıksa, fena mı?

Ankara gri ve yağmurlu olduğunda daha çekilebilir. Yağmur damlaları pencereden süzülürken arkada belki Coldplay'in Parachutes albümü iyi gidebilir. Daha bir çok müzik olur ama şimdi bunu dinlemeyi uygun gördüm. Don't Panic'le açılan albüm hep etkilemiştir beni. Basit ama dolduruyor yavaşça içimi.

Bayramda Eskişehir'de kafa dağıtma yolu olarak içmeyi uygun gördüm. Pek çok insanın yaptığı gibi. Bir Tekel bayii ile yaptığım konuşma sonucu bayramda satışların biraz arttığını öğrendim. Güzel bir iki kafe ve içilecek birkaç mekan dışında pek bir yer yok Eskişehir'de ancak arkadaşlarım yanımda olunca eğlendim doğal olarak. Uzun zamandır görmediğim insanları da gördüm.

Bol bol DVD izledim. Bir sinema delisi, uzun zamandır film izlemiyor. Siz düşünün halimi. Başına oturunca 6-7 saat kalkamadım. Sanırım favori filmim yine mutluluk dozajı yüksek The Sound of Music. Bu filmde ayrı bir sihir var, ne olduğunu çözemedim. Saflık, sevgi ve mutluluk. Keşke o çocuklardan biri olsam diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Daha ne kadar kaçacaksın sorusuna sanırım hala verilecek bir cevabım yok. Yaşama tutunmaya çalışıyorum ama gerçekten. Neden basit bir olayı bu kadar abarttığımı da bilmiyorum.

Ankara'ya geri dönecek olursak, yine burası aynı yer. Ancak daha sessiz. Cumartesi olmasına rağmen sokaktan geçen arabalar birkaç tane. Soğuk diye mi düşünüyorum, olamaz. Boxer'la oturmam evde mümkün olmazdı. Sanırım dışarı çıkıp, iPod'u alıp, biraz yürüdükten ve karnımı doyurduktan sonra Alt Sokak Podcast'i ile uğraşmaya radyoya gitsem iyi olacak.

Apple Günleri ve İstanbul (Bonus: Eskişehir)

Nerden başlamalı? Hmm..

28 Ekim 2005. Radyo ODTÜ'de Alt Sokak'tan çıktım, podcast'i upload etmeye hazırladım ve ertesi gün devam eden Apple Günleri'ne yola çıktım. Her zamanki İstanbul ziyaretlerimden farklıydı bu. Sonuçta kalacağım yer farklı, göreceğim insanlar ve yerler farklıydı.

Sabahın köründe İstanbul'daydım. Yağmurdan sırılsıklam olmama az kalmıştı ama ben hazırlıklıydım. Bu sefer beni savunmasız yakalayamadı İstanbul. Bostancı'da bana kız kardeşim kadar yakın olan Gökçe'de kalacaktım. Onu da kaldırdım sabahın köründe, sağolsun kahvaltı bile hazırlamış. Ben heyecanlıydım Apple Günleri için. Kahvaltımızı yaptık, ben duş aldım, Gökçe hazırlandı ve yollara düştük. Beşiktaş'a giden vapuru kaçırdık ve çisil yağmurun altında kaldık. Bu iki tane çay içmemize engel olmadı.

Avrupa yakasına geçtik, oradan taksiyle Harbiye'deki sergi salonuna vardık. Heryerde Apple IMC'nin bayrakları dalgalanıyordu. Güzel görüntüydü gerçekten. Burada iChat'te ve MSN'de uzun süredir konuştuğum ancak bir türlü görüşme fırsatı bulamadığım arkadaşlarımla tanıştım. Herbiri harika insanlar. Podcast'imize de hem geri dönüş, hem de bir sürü tebrik aldım. Yaptığınız şeyin sevdiğiniz şey olması ve bunun için insanların takdirini almanız gerçekten güzel bir şey. Bu arada sergilenen iPod'lar ve iMac'lerin içinde Alt Sokak'ın da yer alması gözümden kaçmadı. Farklı projeler için teklifler de geldi tabii, bunları değerlendirmek gerekiyor mutlaka.

Saatler boyunca yeni bilgisayarlarla oynadım ve seminerlere katıldım. Hatta iSight'la Ankara'dan Apple Günleri'ne gelemeyen arkadaşıma yayın yaptım. Bu teknolojiye sahip olmak ve onu bu amaçlar için kullanabilmek gerçekten güzel. Kabul ediyorum, ben-bir-Apple-fanatiğiyim. Bu fuarda benim gibi bir çok insanla tanışmak harikaydı.

Güzel bir günün ardından Gökçe, erkek arkadaşı Yalçın ve Evren ile fuardan çıktık. Alemlere dalma kararı aldık. İlk Nişantaşı'nda karnımızı doyurduk, sonra Taksim'e gittik. Gizli Bahçe'ye. 70'ler disko çalıyordu şansımıza. Eğlenmek için bire bir. Uzunca bir süre kafaları çektikten sonra ve grubumuzun biraz popülasyonu artmış olarak Indigo'ya geçtik. Muzaffer yaptı yapacağını ve dans etti. Geri dönüşler sonucunda o kadar da kötü dans etmediğim ortaya çıktı. Sevindim tabii bu duruma. Hatta uzun süre birisiyle dans ettim. Mmmmm.. Birisi işte. Son ana kadar bizimle gelme fikrindeydi ancak hep bir arkadaş çıkar ve durum tamamen değişir. Burada fikir değiştiren etmen bir kız arkadaştı ve eylemleri Indigo'da daha fazla kalıp eğlenmekti. Ben DJ'in kötülüğüne dayanamayacaktım daha fazla. Zaten Gökçe'lerde toparlanmışlardı.

Hepimiz Bambi'de kaşarlı dürümlerimizi yuttuk ve bir taksiye atlayıp eve döndük. Ben zaten eve döner dönmez sızmışım...

Ertesi günde benzer geçti. Bu sefer Evren ve arkadaşı Ömer'le gittik Apple Günleri'ne. Saat 15'teki sunumda Alt Sokak'tan bahsedecekti Tansu Bey, Apple IMC müdürü. Ben en arkada oturuyordum. Bizden bahsetti ve "Alt Sokak ekibi burada mı?" diye sordu. Ben elimi kaldırdım, bütün kafalar bir anda bana doğru döndü. Sanırım bu anı hep hatırlayacağım. Yaşayan ne hissettiğimi mutlaka bilir.

Akşam üzeri dönmem gerekiyordu Ankara'ya. Bu zamana kadar Evren ve Ömer eşlik etti bana. Sonra yine yolculuk. Yine Ankara. Pazartesi günüyse bir süre radyoda geçirdim, aylak aylak orada dolandım ve bir yolculuk daha. Bum! Eskişehir'deyim yine. Mobil hayatın sınırlarına vurmuş durumdayım. Yorulmadım ama hala. Hatta arkadaşım Can ile içiyoruz bile. Gitar çalıyoruz, yakın zamanda bitecek Jeff Buckley, Dream Brother. Her şey yoluna girdi sanırım. Bir şekilde...

Rüya


Bu sabah çok mutluydum. Mutluluk saatimi tam olarak hatırlamıyorum ama gerçekten mutluydum. Uyuyordum çünkü. Her nedense şu an bulunduğum durumun tam tersi bir olay yaşanıyordu. Şaşkınlık içinde rüyayı görürken gülümsediğimi hatırlıyorum. Uzun süredir rüya da görmeyince güzel oluyor.

Tam olarak içeriğini anlatmak istemiyorum. Sevdiğim biri iyileşiyordu ve başka bir sevdiğim ile yine iyi anlaşıyorduk. Nasıl özet ama? Hiç bir şey anlaşılmadı değil mi? E, öyleyse niye yazıyorsun? Haklısınız, yazmamalıydım. Ancak cidden mutluydum. Uyanana kadar.

Hep böyle rüyalar gördüğümde evcil hayvanları düşünürüm. Acaba bir kedi rüyasında ne görüyor? Acaba bir köpek? O gün bilinçaltı ona ne oyunlar oynadı? Belki sahibinin attığı tenis topları uçuşuyor, belki de çok susamış su içiyor denize yumruk atarmış gibi ses çıkarıp. Belki bir çete kavgasında diğer köpeklerle. Bunları uzunca bir süre bizimle kalan Bal'ı düşünerek tahmin yürütüyorum. Sırt üstü uyumayı severdi. Uyurken gözlerine dikkat ederdim. Sürekli hareket halindeydi.

Yine herşeyden olduğu gibi Muzaffer rüyasından da etkilendi doğal olarak. Gün içinde yapması ve artık halletmek zorunda olan işlerini yaptı, ama bir türlü rüya kafasından çıkmadı. Rüyanın sonucunda yapabileceği ve uygulamaya koyabileceği eylemlerden vazgeçti ama. Böyle kafasını başka şeylerle meşgul edip engelledi kendini. Bir gün daha geçti böylece.

Doğum günü..

23 Ekim geldi ve geçti. Açıkcası nasıl geçti anlamadım. Annem gideli bir sene oldu. Onu da anlamadım.

İlkokul arkadaşım Can gelecekti ancak kendisi hakem ve bir maçı çıktı Bursa taraflarında. Biz de Emre'yle kaldik. Emre'de yakın arkadaşlarımdan. O'da taa ana sınıfından. Eskişehir'de güzide bir mekan, Sempre. İyice acıktıktan sonra oraya gittik. Mermer üzerinde bonfile, efendim doğranmış sebze parçaları ve soslar. Güzel yemek. Kırmızı şarap yok mu? Yok. Canımız istemedi. Ramazan dolayısıyla değil.

Çıktık aylak aylak dolaştık etrafta. Aklımda bir yandan "ya, iyi de, bugün eğlenmeli miyiz?" gibi sorular geçmedi değil. Talihsiz bir olay ve hayatımın sonuna kadar buruk doğum günleri yaşayacağım. 29 Şubat'ta doğmayı tercih eder miydim? Ederdim.

Çok gezdik. 6:45'e gittik. DJ'den Massive Attack'in Blue Lines albümünden kendi seçtiği bir şarkıyı çalmasını rica ettim. Pek ılımlı değiller istek parça yapmakta. Doğum günümü bile kullanmadım ancak çaldı sağolsun benim için. Eğlendik bu sırada Emre'yle. Konuştuk, konuştuk ve konuştuk. En son doğum günü alkolsüz geçmez dedik. Hallerde "Şarap Evi" denen yere gittik. Yorulmuştuk ama içtik yinede. Sonra herkes evine dağıldı.

Yatağıma girdim ancak ne kadar sıradan bir gün diye düşündüm. Hani bazı insanlar vardır, çok arayanı olur onların. Doğum günlerinde susmak bilmez telefonları. Güzel gelir insana başka insanların hatırlanması. Özel gün size ait olunca ve aynı durumu yaşamayınca insan ister istemez üzülüyor. Belki hatırlanmamak veya kimsenin sizi önemsememesi. Yalnız hissetmek. Hiç dalmıyorum artık oraya.

Güzel haber de almadım değil. Mesela Alt Sokak'ın podcast'i demo olarak Apple Günleri'nde gösterilecekmiş. Harika! Cumartesi gününü açıkcası iple çekiyorum. Uzun süredir İstanbul'a tek bir amaçla gidiyordum ve bu daha değişik geliyor. Biraz heyecan verici ve belirsiz bir durum. Bakalım ne olacak?

Doğum günü. Mü acaba?

Beklentiler ve belirsizlikler. İnsanın canı her iki durumda da sıkılıyor. Beklenti? Bugünün güzel geçmesi. Belirsizlik? Bugün güzel geçmeyebilir. En azından sakin geçecek bunu biliyorum ama gidişat her an değişebilir. Deprem grafikleri gibi. Keşke hayat bir sinüs dalgası gibi olsa. Tamam o da dalga, ancak her inişin bir çıkışı olduğunu bilip ona göre davranırdım ben olsam. Daha kolay ve öngörülebilir.

Herneyse. Doğum günü çocuğu. İşte o benim. Fazla kahve ve gürültüden biraz başı ağrıyan bir doğum günü çocuğu. Ancak mutluyum. Çünkü Eskişehir'e geldim ve evde yalnız olmadığımı bilmek güzel. Yan evden gecenin bir yarısı musluk borusu sesi gelip ödümü kopardığı halde bile güzel. Keşke başım ağrımasa, şimdi biraz müzik dinlesem.

Sabah erken kalkmalı, bir sürü yapılacak iş...

Eskisehir ve Donus

Dün gecede Eskişehr'de kalınca, Ankara'daki konser planım yattı tabii. Olsun, bende güzide şehirdeki bir etkinliğe gittim. 6:45 diye kafe-bar açılmış. Hani şu yayınevi olan 6:45. Açık kahverengi uzun parkeler ve turkuvaz-yeşil arası duvarlar. Duvarlarda plaklar. 2001 Space Odyssey, Bauhaus'un Mask albümü ve Aphex Twin'in Richard D. James Album'ü ilk göze çarpanlardan. Aromalı kahvesi ve sıcak çikolatası hiç fena değil. Çok ucuz, ama fazlasını alıyorsunuz. Herneyse.

Eskişehir'de Elliott Smith gecesi. 2. ölüm yıldönümü ancak gel gör ki adamcağız 6:45'in içkisiz, Türk halkının ramazan dönemine rastgelmiş. Hal böyle olunca in cin top oynuyordu mekanda. Bir buçuk saat takılınca ve DJ'de ben CD koyup bırakıyorum biraz maça bakıp gelicem deyince bütün konsantrasyonum dağıldı tabii. Ben de mekandan kaçtım hemen. Cumartesi günü 'Şapka' partisi varmış. Punch olacakmış. Giderim belki?

Bu sabah biraz geç kalktım, ancak Ankara yollarına düşmem pek uzun sürmedi. Aceleyle hazırlandım ancak yavaş bir şekilde Ankara'ya sağ salim geldim. Radyoda bir süre geçti, sonra eve geldim. İlginç park yeri buldum kendime. Hemen Süleyman Abi'yi koştum. Keyfi yerindeydi, birkaç tane plak aldım. Biraz müzik dinledim, biraz sohbet ettim ve yavaş adımlarla evime geldim. Chet Baker - These Foolish Things çalıyor şimdi. Bende bugünü kapatıyorum.

Eskisehir


Can sıkıntısı + evde yalnız başıma kalmanın getirdiği sıkıntı + ders çalışmak + ders çalışmanın getirdiği sıkıntı = Depresyon

Bunun ilacı = Yolculuk



Yolculuk her türlü sıkıntıyı geçiyor gerçekten. Hatta Bodrum otogarda 'Katil Koç' bürosunun kapısının üstünde 'Bir yolculuk bin gam götürür.' gibi bir yazı yazıyordu yanlış hatırlamıyorsam. Arabaya atladım, biraz radyoda vakit geçirdim ve oradan Tuçe'yi de kapıp Eskişehir yoluna koyulduk. iPod'da zaten yumuşak müziklere ayarlıydı. Josh Rouse ve Jeff Buckley genelde bize eşlik etti. Eskişehir'e yaklaşırken Nine Inch Nails ile coştuk o ayrı.

Gelir gelmez Tuçe'yle yemek yedik sonra onu evine bıraktım. Hemen evime geldim ve babama sürpriz yaptım. Şaşırdı biraz, salı günü bekliyordu tabi. Fazla kalmadım evde ama. İlkokul arkadaşım Can'la dışarı çıktık ve 'über' içtik. Bir kızla tanışma çabam kızın iletişime kapalı olması sebebiyle hatların meşgul çalmasına sebep oldu. Ne gerek vardı Muzaffer diye kendime sormadım değil. Zaman tanımalıyım kendime ama son hız bir yerlere ulaşmaya çalışıyorum her alanda. Anlamıyorum.

Bugün birkaç işimi hallettim ve boşum şu an. İnternet'te aylak aylak dolaşmaktan başka bişey yapmıyorum. Haftasonu yine buradayım. Annemin ölüm yıl dönümü ve doğum günüm. Trajikomik bir olay tabi. İnsanın başına gelmesin. Yarin aksam Ankara ve hatta belki konser! Pek hazetmem Burhan Öçal ama diğer grubu merak ediyorum. Sanırım şimdilik bu kadar.. :)

İlk Blog..

Merhaba dünya. İlk blog'umu atıyorum önünüze. Anlamsız mesajlar silsilesi ile karşı karşıyasınız. Ne eksik, ne fazla. Sıkılmadan bitirelim bunu.